20 Ekim 2014 Pazartesi

Et Atlası ve Sürdürülebilir Hayvancılık üzerine kısa bir not

Yeşil et mümkün değildir. Her et kırmızı ve kanlıdır. Et, yalnızca yaşayan bedenler üstünde güzeldir. 

Etin çevreye ve sağlığımıza verdiği zarar dikkate değer; ama hiçbiri hissedebilir canlıların özgür yaşamından ve beden bütünlüğünden daha önemli değildir. Hayvan özgürlüğünü hesaba katmayan ekoloji ve hayvan refahı hareketleri; insanmerkezcilikten kurtulamadığı için, piramidin en üstüne kendini yerleştirerek hiyerarşiyi sürdürdüğü için özgürlük getiremez, en fazla sömürgen sistemin son kullanma tarihini öteler.

Geçtiğimiz günlerde Türkçe yayınlanan Et Atlası kitabini önce duyurduk, sonra bu duyuruyu geri çektik; çünkü (1) derneğimizden bir arkadaşımızdan istenen yazının kısmen de olsa değiştirilerek basıldığını ve yanına habersizce beyaz et grafiği iliştirildiğini öğrendik, (2) atlası yeterince incelemeden duyurma gafletinde bulunduğumuz için temel saikinin `sürdürülebilir hayvancılık` olduğunu fark edemedik. Özür dileriz.

Kölelik sürdürülemez. Köleliğe karsı topyekün savaş! Rızasız bütün ilişkilere karsı yeryüzüne özgürlük!



YARIN: Onur Yaser ve Hatice Can için Adalet! - Duruşma Çağrısı

ONUR YASER CAN VE HATİCE CAN İÇİN ADALET MÜCADELESI SÜRÜYOR

Onur Yaser ve Hatice Can için sürdürülen adalet arayışı mücadelesine  destek sağlamak ve 21 Ekim’de görülecek duruşmaya çağrı yapmak amacıyla, 19 Ekim Pazar günü Beyoğlu Cezayir Toplantı Salonu’nda gazeteciler İsmail Saymaz, Burcu Karakaş ve akademisyen Öznur Sevdiren’in katılımıyla bir dayanışma paneli düzenledi. Dayanışma paneli, Can ailesi, arkadaşları ve sivil toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelerek kurduğu Onur Yaser ve Hatice Can’larımız için Adalet Platformu tarafından düzenlendi. Panelde salonun dolduğu, katılımcıların bir kısmının ayakta izlediği gözlemlendi.


Onur Yaser Can, 2010 yılında kayıt dışı alıkonduğunda gördüğü polis işkencesi sonrasında yaşamına son vermişti. Annesi Hatice Can, oğlu için verdiği hukuk mücadelesi boyunca karşılaştığı kolluk kuvvetlerini korumaya yönelik gerçekleştirilen hukuk ihlallerine dayanamayarak Mart 2014’de oğluyla benzer şekilde, aramızdan ayrıldı.

Onur Yaser Can’ın yaşadıklarını 34 farklı polis şiddeti ve işkence vakası ile birlikte kitabına konu edinen gazeteci yazar İsmail Saymaz, konuşmasında bu vakalarda aile ve yakınların birer avukat, savcı ve dedektif haline gelmek zorunda kaldığını ve pek çok fiziki, maddi ve manevi baskıya maruz kaldığını belirtti. Hrant Dink davasında 2,5 sene boyunca hiçbir şey yapmayarak ilerleme kaydedilmemesine sebep olan savcı Muammer Akkaş’ın Onur Yaser Can’ı alıkoyan polislere ilişkin işkence davasında takipsizlik veren kişi olduğuna dikkat çekti. Babası Mevlüt Can’ın “Biz terörle mücadeleyi işkenceci bilirdik, narkotiğin de öyle olduğunu yeni öğrendik” sözlerini aktararak davanın ayırt edici yönünü vurguladı.

Gazeteci Burcu Karakaş artan polis şiddeti ve baskı-kontrol mekanizmalarını devletin işkence geleneği çerçevesinde ele alarak, işkencenin, sisteme tehdit olarak görülen bireylere karşı meşrulaştırılmasının altını çizdi. Dava sürecini yakından takip eden ve bu süreç boyunca Hatice Can’a kişisel olarak da destek veren Karakaş, Hatice Can’ın kadın hakları mücadelesine yaptığı katkılarına ve mücadeleci karakterine de değindi.

Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Öznur Sevdiren ise dava sürecini ve işkenceyi insan hakları ve hukuki perspektiften değerlendirerek “Filistin askısı,” “elektrik verme” gibi “eski” işkence yöntemlerinin günümüzde artık kullanılmıyor olmasının işkencenin yok olduğu anlamına gelmediğini, aksine işkencenin sokağa inerek kolektifleştiğini ve faillerinin giderek meçhullaştığını belirtti. Karşılaşılan insan hakları ihlallerinin münferit olmadığının altını çizdi. İşkencenin nasıl bizatihi bazı ceza hukukçularının söylemleriyle meşrulaştırıldığına, 12 Eylül dönemi ve günümüzden örnekler verdi.

Panelde kapanış konuşmasını yapan baba Mevlüt Can  hayat dolu oğlunu intihara sürükleyen süreci ve ardından eşi Hatice Can ile yürüttükleri adalet mücadelesi boyunca karşılaştıkları baskı ve engellerden bahsederek mücadelelerini yalnız yürütmemiş olsalardı eşi Hatice Can’ın da bugün muhtemelen aramızda olacağını dile getirdi.

Mevlüt Can ve kızı Ezgi Sevgi Can, panelin bitiminde herkesi 21 Ekim Salı günü saat 11:30’da Çağlayan Adliyesi 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek ve işkenceci polislerin evrakta sahtecilikten yargılandığı davanın duruşmasına katılmaya, beraber işkenceye ve adaletsizliğe karşı dayanışmaya davet etti.

Onur Yaser ve Hatice Can’larımız için Adalet Platformu’na aşağıdaki kurum ve gruplar destek veriyor.

ACORT - Türkiyeli Yurttaşlar Meclisi — Fransa
Alınteri
Ankara Feminist Kolektif (AFK)
Başlangıç Dergisi
Bilgi Üniversitesi Ekonomik-Politik Kulübü
Bombalara Karşı Sofralar/Food Not Bombs
Collectif de Taksim — Fransa
Fraksiyon.org
HDK Ankara Kadın Meclisi
İşçi Demokrasisi Parti Girişimi (İDP)
İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi Kadın Komisyonu
İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği
Lambdaistanbul LGBTİ
Kaç Bize Gel
Kadın Çalışmaları Derneği
Kadın Dayanışması
Kadın Dayanışma Vakfı
Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV)
Nor Zartonk
ODTÜ Amatör Fotoğrafçılık Topluluğu (AFT)
ODTÜ Sinema Topluluğu (SiTop)
Ötekilerin Postası
Seğmenler Forumu
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SKYP)
Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği (TODAP)
Türkiye İnsan Hakları Vakfı
Yaşanacak Dünya — Köln
Yeldeğirmeni Dayanışması
Yeryüzüne Özgürlük Derneği
Yoğurtçu Parkı Barış İnisiyatifi

BASINA VE KAMUOYUNA ÇAĞRI

Onur Yaser & Hatice Can’larımız için Adalet İstiyoruz!



İstanbul Emniyet Müdürlüğü (IEM) Narkotik Şube’de gördüğü işkenceden sonra intihar eden kardeşimiz Onur Yaser ve oğlunun acısına dayanamayarak 3.5 yıllık mücadelesi sonucunda canına kıyan annemiz Hatice Can’ın adalet arayışını sürdürüyoruz. 21 Ekim 2014 günü saat 11:30'da mücadelemize destek için herkesi Çağlayan Adliyesi'ne bekliyoruz.

ODTÜ Mimarlık bölümü mezunu, ressam, müzisyen, dalış sporcusu Onur Yaser Can’ın 2010 yılı Haziran ayında esrar alırken teknik telefon dinlemesine takılmasının ardından yakalanarak, İEM Narkotik Şube’de iki ayrı polis ekibi tarafından maruz bırakıldığı işkence, cinsel taciz, psikolojik şiddet ve daha birçok insanlık dışı ve hukuksuz muamele sonucunda hayatına son vermesinin üzerinden dört yılı aşkın bir süre geçti.

Bugün bizler, hakkında sahte belge düzenleyerek Onur Yaser'i ölüme sürükleyen işkence sürecine bilfiil katılan iki narkotik polisinin yargılanacağı evrakta sahtecilik davası için bir kez daha tüm basına ve kamuoyuna sesleniyoruz. İçinde yaşadığımız polis devletinde, güvenlik güçlerinin huzur ve güvenliği sağlamak yerine pek çok gence baskı ve şiddet uyguladığını 12 Eylül’den, Gezi Direnişi’nden ve son olarak Kobanê eylemlerinden çok iyi biliyoruz. İşkenceye sıfır tolerans diyenlerin de Onur Yaser’i karakolda nasıl bir travmaya maruz bıraktıklarını ne yazık ki berraklıkla görüyoruz.

Onur Yaser, teknik telefon dinlemesine takılıp yakalandığında, polis karakoluna alınırken “sözde” direnme olmadığından Giriş Doktor Raporu alınmadı. Onur Yaser’i yakalayan polisler yasal bir zorunluluk olmasına rağmen, kendisini yakaladıklarını ne o günün Beyoğlu Nöbetçi Savcısı’na, ne de CMK 250. Madde kapsamında yürütülen uyuşturucu operasyonundan sorumlu savcılara haber verdiler. Anayasal bir hak olmasına rağmen sözde imzası alınarak biz yakınlarına haber verilmedi. İfadesi alınırken avukat bulundurulmadı. İçeride neler yaşandığını artık sadece işkencecisi polisler biliyor. Onur Yaser, Doktor Çıkış Raporu almak üzere doktora ise, bizzat ifadesini alan, işkenceyi yapan birinci Polis ekibi tarafından götürüldü. Doktor muayeneyi İstanbul Protokolü’ne aykırı olarak bizzat ifadesini alan, işkenceyi yapan birinci polis ekibi doktorun odasındayken yaptı. Bununla birlikte rapor, bulunması gereken en basit bilgileri bile içermeyecek şekilde, üstelik psikolojik vb. diğer muayeneler yapılmadan, “Darp cebir yoktur” şeklinde düzenlendi.

Onur Yaser, onunla eşzamanlı yakalananların hemen sonra serbest bırakıldığı gibi Doktor Çıkış Raporu alındıktan sonra serbest bırakılması gerekirken, bilinmeyen bir yerde 1,5 saat daha tutuldu ve işkence bu süre içinde de devam etti.

Dahası, bugün aynı polisler, Onur Yaser’in ne yakalandığında düzenlenen ifade tutanağından, ne de daha sonra sahte olarak düzenlenip ikinci kez emniyete çağırıldığında kendisine işkence ile imzalattırılan ifade tutanakları ve diğer belgelerden birer suret almayı istemediğini iddia ediyorlar. Maruz kaldığı işkenceye ilave olarak kendisine bizzat psikolojik işkence yapmayı kendisinin kabul ettiği şeklinde iddialar bile ileri sürülebiliyor.

Hayata aşkla bağlı, yaşama sevinciyle dolu olan Onur Yaser’in ölümü, son yıllarda Türkiye’de giderek artan devlet ve polis şiddetinin bir tezahürüdür. On üç yıllık iktidar dönemi boyunca AKP hükümetinin yargıya yaptığı müdahaleler sonucu kolluk kuvvetlerinin üzerindeki hukuki denetim ve yargı mekanizmaları kasten zayıflatılmış ve bu sayede kolluk kuvvetlerinin cezasızlık üzerinden sistematik ve keyfi şiddet uygulamalarının yolu açılmıştır. Dolayısıyla Onur Yaser basit bir intihar vakası sonucu yaşamını yitirmemiş, bizzat kolluk kuvvetlerinin sistematik işkencesi, insanlık ve hukuk dışı muameleleri sonucu katledilmiştir. 

Onur Yaser’in annesi Hatice Can, uzun yıllar şimdiki Aile Bakanlığı, eski Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. Ekonomistti. 45 yaşından sonra TODAİE'de Kamu Yönetimi üzerine yaptığı yüksek lisansını birinci derece ile tamamladı. Mevcut birçok kadın hakkının yasalaşmasında son derece önemli bir rol oynadı ve kadın hakları mücadelesinde hep en ön saflarda mücadele etti. Ancak sırf sosyalist devrimci görüşleri, Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) üyesi olmayı sürdürmekte ısrar edebilen cesaretli iki üç kişiden biri olması nedeniyle, mobbing uygulamalarına maruz kaldı. Zulüm gördü ve bunun üzerine 50'sine yaklaşmışken nice emeklerle hazırlayıp verdiği uzmanlık tezi  ile hak ettiği gibi Kadın Hakları Uzmanı  olarak emekli olmayı tercih etti. Hatice Can, polis şiddetiyle çocuklarını kaybeden annelerden sadece bir tanesi olarak, adalet arayışı mücadelesinde çaresiz bırakıldı; tüm dava sürecinin uzatılması, delillerin bilinçli şekilde karartılması onu yıldırdı ve geçtiğimiz Mart ayında yaşamına son verdi.

Bugün işkence sonucu katledilen Onur Yaser’in ve oğlunun ardından sürdürdüğü adalet arayışında çaresiz bırakılan anne Hatice Can’ın ölümleri sıradan intihar vakaları değildir; her ikisi de devlet baskısı ve polis şiddetinin bizzat sonucudur. Bizler akıl almaz hukuk dışı uygulamalara, polisin rahatça delil karartabilmesine, bilgi edinme hakkımızın yok sayılmasına, yargılamayı yapan ve itirazlarımızı dikkate almayan, takipsizlik kararlarına itiraz ettiğimizde itirazlarımızı reddeden yargıçlara rağmen adalet mücadelemizi sürdürüyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bu ülkede bu mevzuat boşlukları, bu boşluklardan yararlanan işkenceci polisler ve işbirlikçisi yargıçlar olduğu sürece gençler bir bir katledilmeye ve cinayetlerin üstü sistematik bir şekilde örtülmeye devam edecek. Onur Yaser ve Hatice Can'larımız için sürdürdüğümüz adalet mücadelesi, Cumartesi Anneleri’nin, Barış Anneleri'nin, Gezi Direnişi’nin ve hala devam eden Kobanê Direnişi’nin tüm baskılara ve zulme inat çoğalttığı insanlık umuduna ortaktır ve yalnız bırakılmamalıdır. İşkenceye, zulme, eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı hep birlikte direnmenin vaktidir.

Onur Yaser & Hatice Can’larımız için adalet istiyoruz. Herkesin mücadelemize destek adına 21 Ekim 2014 Salı günü saat 11:30'da Çağlayan Adliyesi’nde işkenceci polislerin evrakta sahtecilik suçundan yargılanacağı duruşmaya katılımını bekliyoruz.

Onur Yaser & Hatice Can’larımız için Adalet Platformu

www.onuryasercan.com
iletişim@onuryasercan.com
Facebook: Onur Yaser&Hatice Can'larımız İçin Adalet
#onuryasercanicinadalet

12 Eylül 2014 Cuma

Bugün 12 EYLÜL!


12 Eylül darbe döneminde, insanlar devletçe kırılırken onbinlerce sokak hayvanı da özel izin ve talimatlarla imha edildi... Hayatını kaybeden, hayatı karartılan, zindanlarda çürütülen tüm canlıları, insan-hayvan demeden anıyoruz!..


11 Eylül 2014 Perşembe

Lice’de Kürtçe Eğitime İzin Yok, Asker Yolları Kesti

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde Kürtçe eğitim verilmesi için yapılan okula askerlerin zırhlı araçlarla gelmesi üzerine köylüler tepki göstererek köyün girişini tuttu, askerler köye giden yolları kapattı.


Diyarbakır’ın Lice ilçesinde Kürtçe eğitim verilmek amacıyla yapılmakta olan okula askerlerin gelmesi üzerine köylülerle askerler arasında çatışma yaşandı.

Çatışmanın ardından askerler geri çekilerek köyle bağlantılı yolları kapattı, köylüler de askerlerin geçişini engellemek üzere köyün girişinde toplandı.

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Lice Eşbaşkanı Harun Erkuş sabah erken saatlerde Lice’nin Kerwas (Yalaza) köyüne askerlerin zırhlı araçlarla müdahale etmek istediğini, okula 500 metre kala köylülerin tepki gösterdiğini ve çatışma yaşandığını öğrendiklerini anlattı.

ANF olayın Kürtçe eğitimin verilecek okulda incelemelerde bulunan Kaymakamlık ve İlçe Tapu Kadastro personelinin askerler eşliğinde köye gelmesi üzerine çıktığını yazdı.

Yollar kapatıldı

Harun Erkuş Diyarbakır-Lice yolunun ve Lice’den köylere doğru gelen yolun da toma ve zırhlı araçlarla kapatıldığını söyledi.

Lice’nin köylerinde de ilçe merkezinde de bir gerilim olduğunu bildirdi.

Erkuş okulun temel amacının anadilinde eğitim olduğunu söyleyerek yaşanmakta olan demokratik süreci hatırlattı.

“Kürt halkının birinci taleplerinden biri anadilinde eğitimdir. Çözüme en yakın olduğumuz süreçte neden anadilinde eğitime yönelik saldırılar oluyor? Bu tahammülsüzlüğe anlam vermek mümkün değil.”

Kürtçe eğitim

Kürdi-Der Diyarbakır Şube Başkanı Selahattin Gültekin de olayı basından öğrendiğini, Lice’deki okulun dün birçok sivil toplum kuruluşunun (STK) biraraya gelerek yaptığı açıklamada sözünü ettiği üç okuldan biri olmadığını söyledi.

“Biz Diyarbakır, Cizre ve Yüksekova’daki üç okuldan bahsettik. Lice’deki okulla ilgili bilgimiz yok.”

Dün Diyarbakır’da toplanan STK’lar anadilinde eğitime dikkat çekmek için yeni eğitim öğretim yılını bir hafta boyunca boykot etme çağrısında bulunmuş, üç yerde Kürtçe eğitim verecek okulların açılacağını duyurmuştu.

Kaynak: Bianet

Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı'ndayız


Bugün başlayan ve 14 Eylül'e kadar sürecek olan, Lüksemburg'daki Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı'ndayız. Dünyanın her tarafından gelen aktivistler eylem ve söylem deneyimlerini paylaşacak.

Yeryüzüne Özgürlük Derneği olarak, Türkiye'deki hayvan hakları/özgürlüğü hareketine dair bir sunum yapacağız ve aktivistlerle deneyim paylaşımı yapacağız. Uluslararası konferansın üçüncü gününde ise derneğimizden Güray Tezcan ise "Rahatsız Veganlar: Tüketici Veganlık Eleştirisi" adlı atölyeyi düzenleyecek.

10 Eylül 2014 Çarşamba

İş Cinayeti Davalarında Kamu Görevlilerine Bakanlık Koruması

Çalışma Bakanı Çelik, Soma'da 2 müfettiş ile kamu çalışanlarına soruşturma izni vermedi. Diğer iş cinayeti davalarında da bakanlıklar, TTK, vali, AFAD ve belediye başkanına izin vermemişti.


Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, 301 işçinin yaşamını yitirdiği Soma'daki madeni inceleyip olumlu rapor veren 2 müfettiş ile kamu çalışanlarına soruşturma izni vermedi.

Davutpaşa patlaması, Van Bayram oteli, Kozlu maden cinayetinde de bakanlıklar, TTK, vali, AFAD ve belediye başkanının soruşturulmasına izin vermemişti. Bu kararlar Danıştay'a taşınmıştı.

Adalet Arayan İşçi Aileleri'nin gönüllü hukukçularından Erbay Yucak, "Devlet iş cinayetlerini bitirme konsunda samimiyse, bunu ispat etsin. Neden yargılamaya izin vermiyor? O zaman bu iş cinayetleri nasıl duracak?" dedi.

İşte bakanlıkların kamu görevlilerinin soruşturmasına izin vermediği bazı örnekler:

Belediye başkanına izin yok

Davutpaşa'da kaçak maytap atölyesindeki patlamada 2008 yılında 21 kişi ölmüş, 115 kişi de yaralanmıştı. İçişleri Bakanlığı, Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın'ın yargılanmasına izin vermemişti. Ancak Danıştay kararı ile soruşturma izni çıkmıştı. Sonunda da söz konusu kişi beraat etti.

TTK'ya izin yok

2013'te Zonguldak Kozlu madeninde sekiz işçinin ölümüyle sonuçlanan metan gazı patlamasında savcılık Türkiye Taş Kömürü'nün (TTK) Genel Müdürü Rıfat Dağdelen ve 5 yönetim kurulu üyesi hakkında soruşturma izni istedi. Enerji Bakanlığı izin vermedi. Bu karar şu anda Danıştay'da.

Valiye, AFAD'a izin yok

Van’da 9 Kasım 2011’de meydana gelen artçı depremde yıkılan Bayram Oteli davasında İçişleri Bakanlığı, dönemin Van Valisi Münir Karaloğlu ve Afet Acil Durum Müdürü Cafer Giyik ile Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkan Vekili Ejder Kaya hakkında soruşturma izni vermemişti. Hayatını kaybeden gazeteci Cem Emir, Selahattin Yılmaz ve Önal Erol’un aileleri, kararı Danıştay'a taşıdı. Üstelik ailelerin bireysel başvurusunda Anayasa Mahkemesi, Van Valisi ve AFAD yetkililerinin yargılanması için “soruşturma izni”ne karar vermişti.

"Hükümet samimiyse, ispat etsin"

Avukat Erbay Yucak, yukarıda sayılan tüm davalarda olduğu gibi Bakanlığın Soma'da da soruşturmaya izin vermemesinin suçluları korumak anlamına geleceğini söyledi.

"Hükümet iş cinayetlerini durdurma konusunda samimiyse, bunu ispat etsin. Bakanın tutumu yanlıştır. Maddi gerçekler yargılamada ortaya çıkar. Bakanlık bu gerçeklerin ortaya çımasına yardımcı olmuyorsa bunun anlamı bellidir.

"Bakanlıklar, bütün sorumluların yargılanması tercihlerini ortaya koymadıkça denetim görevini ihmal edenin yanına yaptıkları kar kalıyor. Peki o zaman bu iş cinayetleri nasıl duracak?"

Kaynak: Bianet

BEDAŞ İşçileri SGK Beyoğlu'nu İşgal Etti

Beyoğlu SGK binasını işgal eden BEDAŞ işçileri Torun Center'da 10 işçinin iş cinayetinde ölmesini ve BEDAŞ Avcılar işletmesinden 26 arkadaşlarının işten atılmasını protesto etti.


DİSK Enerji-Sen üyesi enerji işçileri Torun İnşaat iş cinayetinde yaşamını yitiren 10 işçi ve iş güvenliği talep ettikleri için BEDAŞ Avcılar İşletmesinden işten atılan 26 işçi için SGK Beyoğlu Sosyal Güvenlik Merkezi binasını işgal edip iş cinayetlerini protesto etti.

Protestonun ardından DİSK Genel Başkanı Ali Duman, DİSK Yönetim Kurulu üyeleri ve işçiler dahil 15 kişi gözaltına alındı. İşten atılan işçiler ise 29 gün önce başladıkları direnişi Avcılar BEDAŞ işletmesinin önünde sürüyor.

“İş güvenliği malzemesi istiyoruz”


Taşeronluk sistemini ve güvencesiz çalışma koşullarını da protesto eden işçiler, “iş kazası değil bu bir cinayet”, “çalışırken ölmek istemiyoruz” sloganları attıktan sonra basın açıklaması yaptılar.

“Bu ülkede işçiler çalışırken hayatlarını kaybediyorlar. Bugün burada sermaye teslim edilen iş güvenliği uygulamasını, iş cinayetlerini, Çalışma Bakanlığı başta olmak üzere bütün sorumluları protesto etmek için varız. Enerji sektöründe ve BEDAŞ’ta 26 tane işçi bundan bir ay önce iş güvenliği,  porselen, tornavida, pense, yalıtılmış ayakkabı, yanmaz yelek istedikleri için işten atıldılar.”

“Bülent Arınç, ‘Hayret ediyoruz Türkiye’de neler yaşanıyor. Yasa bile çıkarttık neler oluyor’ demiş. Onların sırça köşklerinden, yalılarından bizi görmüyorlar. Burada işçiler sermayenin altında köle gibi çalıştırılıyor. İşte atılmakla tehdit ediliyorlar. İşte Türkiye’nin gerçeği bu.”

“İş güvenliği malzemesi istediğimizde bir tane müfettiş gelip kontrol bile yapmıyor ama burada bir protesto olduğunda devlet gördüğünüz gibi çevik otobüslerini kapıya getiriyor. Ölümden daha da kötüsü her gün işsizlikle terbiye edilmeye çalışıyoruz. Bugün gözaltına alsalar da yarın yine geleceğiz. İş cinayetlerinde hayatını kaybeden tüm işçi arkadaşlarımıza sözümüz olsun.”

Çerkezoğlu: “Hükümet, işveren ve sermaye sorumlu”


DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu ise bianet'e yaptığı açıklamada:

 “Yaşanan iş cinayetlerinin gerçek sorumlusu hükümettir. Bütün bu sistemi bir çalışma rejimi olarak inşa eden ve iş cinayetlerini engellemek için hiçbir adım atmayan devlet politikalarıdır. Yıllardır sürdürülen devlet politikalarıyla, taşeronlaşmayla ve güvencesizlikle bugün her yerde işçiler ölüyor. Devlet yalnızca bir iş güvenliği uzmanını ya da şirketin bir alt düzey yöneticisini gözaltına alıp, göstermelik cezalar vererek bu işin faturasını kapatamaz. Bu işin diğer sorumlularıysa işçileri insanlık dışı koşullarda çalıştıran işverenlerdir, sermaye sahipleridir.”

“İşçi sağlığı ve güvenliği alanı piyasaya açıldı. Bundan vazgeçilmeli taşeron çalıştırma yasaklanmalı ve güvencesiz çalışma ortadan kaldırılmalı.”

Kaynak: Bianet

* Fotoğraflar: Melike Futtu

BELTAŞ İşçileri 13 Gündür Grevde

BELTAŞ işçilerinin üç yıldır süren sendika ve taşeron karşıtı mücadelesinin ardından bu kez 239 işçinin işten atılmasıyla grev süreci başladı. Grevin 13. günündeki işçiler hem eli sopalı sivillerin hem de polisin saldırısına uğradı.


Beşiktaş'taki park ve bahçelerin düzenlenme işlerini yürüten BELTAŞ işçileri, işleri ve sendikal hakları için tekrar direnişe geçti.

Sendikal haklarını mahkeme kararıyla kazanan ve Beşiktaş Belediye’siyle Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerine başlayan 239 işçi bu kez de işten çıkarıldı. Bunun üzerine grev kararı aldılar.

13 gündür grevde olan işçiler Beşiktaş’taki Abbasağa Parkı’nda da sürekli olarak oturuyor ve neden direndiklerini anlatıyorlar.

Geçen Pazar günü Beşiktaş Belediyesi’nin parkları temizlemek için tuttuğunu söylediği, kim olduğu bilinmeyen ve ellerinde sopalar olan kişilerin, ardından da çevik kuvvet polisinin saldırısına uğradılar.

Belediye ise durumdan işçileri ve işçilerin üyesi olduğu Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Genel-İş sendikasını sorumlu tutuyor.

Kaynak: Bianet

* Haberin detayları için tıklayın.

9 Eylül 2014 Salı

Halkalı’da Direnen İşçiler 14 Maddelik Talep Listesini Kabul Ettirdi

Çalışma koşullarının ve yemeklerin düzeltilmesi ve maaşlarının düzenli yatırılması için dün eylel yapan Halkalı Temapark Mesa Blokları şantiyesi işçileri, taleplerini kabul ettirdi. Taraflar yeni anlaşma imzaladı.


Halkalı Temapark Mesa Blokları şantiyesinde çalışan işçilerin çalışma koşullarının düzeltilmesi, yemeklerin düzeltilmesi ve maaşların düzenli yatırılması gibi taleplerle dün gerçekleştirdikleri eylem bugün başarıya ulaştı.

Yaklaşık 3 bin 500 işçinin çalıştığı inşaatta TEM’i kapatan işçiler, koğuşların insani koşullarda olmaması, yemeklerden kurt çıkması gibi pratik sorunların yanı sıra maaşlarını da düzenli alamadıklarını açıklamışlardı.

14 maddelik anlaşma

İşçilerin kendi aralarında oluşturdukları 10 kişilik bir komite bugün avukatlar ile masaya oturarak 14 maddelik isteklerini dile getirdi. Çift taraflı olarak kabul edilen anlaşmanın maddeleri bugünden itibaren yerine getirilmeye başlandı.

bianet’e konuşan inşaat işçisi Cengiz Bilici işçi arkadaşlarının taleplerini şu şekilde dile getirdi:

- Şantiye alanında bulunan yatakhanelerin düzeltilmesi

- Yemekhanenin insan onura yakışır hale gelmesi

- Maaşlarının düzenli yatırılması

- SSK’larının doğru bir şekilde yatırılması

- Şantiye alanına iki adet bilgisayar konularak işçilerin kendi maaş ve SSK takiplerini yapabilmeleri

- Şantiye alanında bulunan kantinin fiyat listesinin piyasaya uygun olarak düzenlenmesi

- Taşeronların, işçilere sattığı iş güvenliği malzemelerinin (baret, önlük, çizme vb.) parasını işten ayrılan işçilere geri verilmesi

- Asansör, yük taşıma araçları gibi makinelerin sıkı bir şekilde güvenliğinin sağlanması

Koğuşa buzdolabı geldi

Bilici, dün gerçekleştirdikleri eylemin ardından yemeklerin daha düzgün çıktığını, odalarına buzdolabı ve elbise dolabı geldiğini de sözlerine ekledi.

Kaynak: Bianet

8 Eylül 2014 Pazartesi

Torun Center İşçileri: Bir Dairenin Parasını Güvenliğimize Harcasalardı!

10 işçinin öldüğü Torun Center işçilerinin büyük bölümü şantiyeyi terk etti. Bir grup işçi de sendikayla birlikte ölümleri protesto etti.


İstanbul Mecidiyeköy'de Torun Center'da asansörde 10 işçinin yaşamını yitirmesinin ardından inşaatta çalışan işçiler çalışma koşullarını protesto etti.

Torun Center'de inşaatın durdurulmasının ardından işçilerin büyük bir bölümü eşyalarını toplayıp gitti. Bir kısmı temelli gitti, bir kısmı geri dönmek niyetinde. Kalanlar da alacaklarını almadan gitmeyeceklerini söyledi.

"Köle değiliz"

Kalan işçiler İnşaat İşçileri Sendikası ile birlikte açıklama yaparak Türkçe ve Kürtçe olarak "Katil sermaye hesap verecek, iş kazası değil, cinayet" sloganları attı.

İşçilerden Maruf Eren, taşeron sistemin kaldırılması gerektiğini belirterek "inşaat işçisi köle değildir" dedi.

"Satılan rezidans dairelerinden birinin parasını işçilerin güvenliği için harcasalardı, şu anda 10 arkadaşımız yanımızda olurdu. Ölenlerden biri Aziz Torun'un oğlu olsaydı dün yaptığı gibi bir açıklama yapabilir miydi acaba? Bu bir iş kazası değil, cinayet."

"Yalandan kontroller"

Ömer Öztekin ise şunları söyledi:

"10 ailenin ocağı söndü. Bir aydır sorun olduğunu söylüyoruz. Asansörcü geliyor, yalandan bir saat bakıp gidiyor. Fasa, fiso. Bizim burada canımızla oynuyorlar. İşimizden de olsak hiçbir şey fark etmez. Kimseden korkumuz yok artık."

"Sular yemeklerimizin üstüne akıyor"

İşçiler, bianet'in çalışma koşullarıyla ilgili sorularını yanıtladı:

Çalışma saatleriniz nasıl?

Sabah sekiz akşam beş çalışıyoruz.

Yemek saatleri ve molalarınız nasıl?

Yemekhane kapesitesinin çok üstünde çalışıyor. Yemek yiyebilmek için dakikalarca ayakta birilerinin kalkmasını bekliyoruz. Oturmaya sandalye yok. Çoğu zaman ayakta yiyoruz. Yemekhanenin üzerinde delikler var. Yağmur yağdığı zaman sular yemeklerimizin üzerine yağıyor.

"Mesaiye zorlanıyoruz"

Yatakhaneleriniz durumu nasıl?

Ahırlar bizim yattığımız yerden daha iyidir. Tozun toprağın içinde yaşıyoruz.

Kazandığınız günlük para ne kadar?

Yaptığımız işe göre değişiyor ama ortalama 60-80 lira arasında. Aldığımız maaşlar asgari ücretin üzerinde olmasına rağmen sigortamız asgari ücret üzerinden yatırılıyor. Bir de mesai var. Çoğu zaman mesaiye kalmak istemesek bile buna zorlanıyoruz.

"Yıllık izin istenmez bile"

Haftalık ve yıllık izinleriniz ne şekilde?

Haftada bir gün izin yapıyoruz. Yıllık iznimiz yok. Böyle bir şey istersek zaten işten atılırız.

İşe başlamadan önce inşaat eğitimi aldınız mı?

Hayır. Birileri geliyor, ayak üstü birkaç açıklama yapıp gidiyor. Eğitim falan yok.

Kaynak: Bianet

Fotoğraf: Bülent Doruk

HDP: Mahir Çetin'in Öldürülmesi Nefret Suçudur

HDP, Kaş'ta darp sonucu hayatını kaybeden Mahir Çetin'e saldıran grubun tamamının yargılanmasını istedi. "Bir halkın adının başına 'pis' sıfatı konularak anılması ırkçılık ve nefret suçudur ve cezalandırılmalıdır" dedi.


Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kaş’ta darp sonucu beyin kanaması geçiren Mahir Çetin’in ölümünün ardından yaptığı basın açıklamasında “Irkçılıktan arınma ve ırkçılıkla mücadele devlet politikası olmalıdır” dedi.

Mahir Çetin’in kuzeni Vedat Çetin’in DİHA’ya anlattığına göre, 3 Eylül’de bir otelde çalışan Mahir Çetin ve Vedat Çetin 20-30 kişilik bir grubun saldırısına uğramış, saldırganlar “Pis Kürtler” diye bağırarak iki genci darp etmişti. Vedat genç kafasına aldığı darbe sonucu bayılırken, Mahir Genç beyin kanaması geçirmişti.

Hastanede hayatını kaybeden Mahir Çetin’in cenazesi 5 Eylül’de Batman merkeze bağlı Sinan köyünde toprağa verildi. Olayla ilgili yedi kişi gözaltına alınırken, M.A.Ç. isimli saldırgan tutuklandı.

HDP: Irkçı saldırı yargı önüne çıkmalı

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Saruhan Oluç imzalı açıklamada, saldırganların 20-30 kişi olduğu söylenirken sadece bir kişinin tutuklanmasına tepki gösterildi. Tüm saldırganların yargı önüne çıkarılması gerektiği söylendi.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Saldırı sırasında “pis Kürtler” ifadesini kullanmaları, saldırganların ırkçı niteliğini açıkça ortaya koyuyor. Bir halkın adının başına 'pis' sıfatı konularak anılması başlı başına ırkçılık ve nefret suçudur ve cezalandırılmalıdır.

“Mahir Çetin’in katilleri ırkçı bir grubun üyeleri olsa bile, katledilmesinin politik sorumluları, resmi ideolojisi, eğitim sistemi ve kurumlarıyla devletin ırkçılıktan arınamamış; bırakın ırkçılıkla mücadele etmeyi, ırkçılığı teşvik eden yapısının sürdürülmesine katkıda bulunanlardır.

“Başta hükümet olmak üzere tüm siyasi parti ve kuruluşları ırkçılıktan arınmayı ve ırkçılık ve nefret suçlarıyla mücadeleyi gündemlerine alarak, bunun bir devlet politikası olarak benimsenmesi yönünde çalışmaya çağırıyoruz. Irkçılıkla mücadelede gösterilecek her çaba, toplumsal barışın sağlanması için atılmış bir adım olacaktır.

“Irkçılığın son kurbanı olan Mahir Çetin’in anısı önünde saygıyla eğiliyor, ailesine ve yakınlarına başsağlığı ve sabır diliyoruz.”

Kaynak: Bianet

Halkalı'da İnşaat İşçileri Çalışma Koşullarına Karşı Yolu Kapattı

Halkalı Temapark Mesa Blokları şantiyesinde çalışan işçiler, çalışma koşullarını protesto etmek için yol kapattı.


Halkalı Temapark Mesa Blokları şantiyesinde çalışan işçiler, çalışma koşullarını protesto etmek için yol kapatıp eylem yaptı.

Yaklaşık 3 bin 500 işçinin çalıştığı inşaatta TEM’i kapatan işçilerin talepleri yönetime iletildi ve kabul edilmesi bekleniyor.

İnşaat İşçileri Sendikası (İnşaat-İş) yaptığı açıklamada, işçilerin uzun süreden beri, kaldıkları koğuşlardan, verilen yemeklerden ve güvenliksiz çalıştırılmaktan dolayı şikayetçi olduklarını belirtti.

İşçilerin yemeklerinde kurt ve böcek çıktığı ifade edildi.

"Torunlar şantiyesinde gerçekleşen işçi ölümleriyle beraber bu sabah öfke tepe noktasına ulaştı. Öğlen saatlerinde şantiyedeki çalışma koşulları ve cinayetlere karşı kendiliğinden gelişen eylem bir anda büyüdü. Defalardır yönetime ifade edilen isteklerinin koşulsuz kabul edildiği idarece işçi temsilcisi arkadaşlarımıza bildirildi.

"Bir yıldır devam eden şantiyede bu süre boyunca 5 iş cinayeti işlendi. Şantiyede çalışan 5000 işçinin tümü şu anda eylem ve toplantı halinde. İsteklerini düzenleyerek yazıyorlar, idareciler sırayla hepsini kabul ediyor."

Kaynak: Bianet

Son 250 Günde 272 İnşaat İşçisi Öldü

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'ne göre, 2014'te en az 272 inşaat işçisi hayatını kaybetti. Bu işçilerin tamamına yakının taşeron olarak çalışıyordu. İnşaatlarda hayatını kaybeden işçilerin yüzde 57’si düşerek öldü.


İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, 7 Eylül itibarıyla 2014 yılında en az 272 inşaat işçisi yaşamını yitirdiğini açıkladı. Son 250 günün rakamları bu yıl her gün en az bir inşaat işçisinin iş cinayetinde öldüğünü gösteriyor. Bu işçilerin tamamına yakının taşeron olarak çalıştığını belirtti.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yazılı, görsel, dijital basından ve emek-meslek örgütlerinden gelen bilgiler ile işçiler, işçi yakınlarının bildirimlerinden derlediği bilgilere göre, inşaatlardaki iş cinayetlerinde hayatını kaybeden işçilerin yüzde 57’si düşerek öldü.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'ne göre 2013'te 1235 işçi yaşamını yitirdi. Ölenlerin 294'ü inşaat işçisiydi.

Ölüm nedenleri

* 155 işçi düşme nedeniyle

* 50 işçi göçük, ezilme nedeniyle

* 17 işçi elektrik çarpması nedeniyle

* 15 işçi diğer nedenlerden dolayı (kalp krizi vb.)

* 13 işçi trafik, servis kazası nedeniyle

* 10 işçi patlama, yanma nedeniyle

* 7 işçi nesne çarpması, düşmesi nedeniyle

* 5 inşaat işçisi zehirlenme, boğulma nedeniyle hayatını kaybetti.

İş cinayetlerinin yaşandığı iller

İnşaat kolunda beş çocuk işçi, dokuz göçmen işçi ve emekli/emeklilik çağında çalışan 52 işçi hayatını kaybetti.

Meclis, hayatını kaybeden işçilerin en çok Ordulular ve Orta Karadenizliler, sonra Vanlılar ve Kürtler olduğunu belirtti.

İş cinayetlerinde 54 ölüm İstanbul’da; 11 ölüm Ankara’da; 9’ar ölüm Adana, Bursa ve Kocaeli’nde; 8’er ölüm İzmir ve Kayseri’de; 7 ölüm Ordu’da; 6’şar ölüm Antalya, Isparta, Konya ve Manisa’da; 5’er ölüm Aydın, Edirne, Hatay, Tekirdağ ve Trabzon’da; 4’er ölüm Çorum, Diyarbakır, Elazığ, Gaziantep, Karaman, Kastamonu ve Mersin’de; 3’er ölüm Adıyaman, Batman, Çanakkale, Çankırı, Denizli, Malatya, Mardin, Sakarya, Samsun, Tokat ve  Afganistan’da; 2’şer ölüm Bingöl, Düzce, Erzurum, Kahramanmaraş, Karabük, Kırıkkale, Muğla, Osmaniye, Rize, Siirt, Sivas, Şanlıurfa, Şırnak, Tunceli, Irak ve Özbekistan’da; 1’er ölüm ise Aksaray, Artvin, Balıkesir, Bilecik, Bitlis, Bolu, Giresun, Iğdır, Kars, Kırklareli, Kırşehir, Kütahya, Muş, Yozgat ve Zonguldak’ta yaşandı.

Büyük projelerde iş cinayetleri

* Büyük şirketler ve TOKİ’nin yaptığı 3.Köprü, bağlı otoyol projeleri, rezidanslar gibi projelerde 54 inşaat işçi öldü.

* Kentsel dönüşüm nedeniyle 5 katlıdan 15 katlıya kadar yapılan apartmanlardan binaların tadilat işlerine kadar küçük ve orta düzeyde müteahhitlerin işlerinde çalışan 166 inşaat işçisi öldü.

* Devlet, belediye ve üniversite binalarının inşaatında çalışan 24 işçi öldü.

* Karayollarında çalışan 12 yol işçisi öldü.

* HES ve Termik santral inşaatlarında çalışan 16 işçi can öldü.

Ay ay iş cinayetleri

Ocak’ta 26 işçi, Şubat’ta 35 işçi, Mart’ta 29 işçi, Nisan’da 27 işçi, Mayıs’ta 32 işçi, Haziran’da 40 işçi, Temmuz’da 26 işçi, Ağustos’ta 40 işçi, Eylül’ün ilk haftasında 17 inşaat işçisi hayatını kaybetti.

Kaynak: Bianet

27 sene boyunca deneylerde sömürülen Roman öldü!


ROMAN
1966 - 2014

Save the Chimps en yakışıklı ve asil şempanzelerimizden biri olan Roman’ın 48 yaşında kalp hastalığından öldüğünü bildirmekten esef duyuyor. Roman’ın gerçek doğum yeri ve tarihi bilinmiyor; ama büyük bir olasılıkla 1966 yılında, kendi doğal yaşam ortamında doğduğu düşünülüyor. Roman’ın kayıtları Alamorgodo’daki Holloman Hava Üssü’ne getirildiği 6 Mayıs 1975 tarihinde başlıyor. Roman 7 farklı biyomedikal çalışmada araştırma deneği olarak kullanıldı. 225 kez anesteziye ve defalarca ciğer biyopsisine maruz bırakıldı. Roman üzerinde uygulanan deneysel aşılardan biri gebeliği önlemek içindi; işe yaramadı ve Roman 7 şempanze babası oldu.

1997  yılında, Roman, ABD Hava Üssü’nden Alamorgo’da bulunan bir araştırma laboratuarı olan Coulston’a  gönderildi. 2002 yılında Coulston iflas edince Save the Chimps hem Roman’ı hem de 250 şempanzeyi kurtarmak için olaya dahil oldu. Roman, Kiley’nin ailesine katıldı, grubun en yaşlı bilgesi oldu. Nazik, çekici ve olgun Roman hem şempanze ailesinin hem de onları seven bakıcılarının kalplerini kazandı. Bakıcılarından biri olan Torrie Roman hakkında şunları söylüyor:

“Roman’ın gözleri hep düşünce ve sevgi doluydu. Yakın bir bağ kurduğum ilk şempanzeydi. Roman’ı seviyordum. Hepimiz seviyorduk. Onunla tanışan herkes ona aşık olmuştur. O kadar özeldi işte. Her zaman kalbimde olacak.”

Kaynak: Hayvanozgurlugucevirileri.com

* Haberin devamına ve Roman hakkındaki detaylara ulaşmak için tıklayın.

7 Eylül 2014 Pazar

Torun Center Önünde Polisten Gaz Saldırısı

Torun Center'da yaşanan iş cinayetini protesto etmek isteyen işçilere polis saldırdı.


Torun Center inşaatında yaşanan ve 10 inşaat işçisinin öldüğü iş cinayetini protesto etmek için Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) çağrıcılığıyla  saat 16.00′da Cevahir AVM önünde toplanan kitleye, Mecidiyeköy’de polis saldırısı gerçekleşti.

Mecidiyeköy’e gelen yürüyüş kolu burada 16.50’de bir basın açıklaması yaptı.


Çağrıcı örgütler adına bir konuşma yapan DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu:

“Bu cinayetin sorumlusu her yeri şantiyeye çeviren iktidar ve sermayedir. Bu cinayetin sorumlusu sermaye ve ona kol kanat geren AKP hükümetidir. AKP ile Türkiye iş kazalarında Avrupa’da 1. sıraya yükseldi” dedi.

Daha sonra söz alan KESK Eş Genel Başkanı Şaziye Köse:

“Çağrım hepinizedir, bugünden itibaren kapitalizmin kanımızı emmek için çıkardığı yasalara karşı topyekün bir set örelim”.

Polis saldırısı basın açıklamasının ardından gerçekleşti. CHP Milletvekili Mahmut Tanal, TOMA’nın üzerine tırmanarak saldırıyı engellemeye çalıştı. (HK)

Fotoğraflar: sendika.org

Kaynak: Bianet

Mecidiyeköy’de İş Cinayeti, 10 İşçi Öldü

Mecidiyeköy’de Ali Sami Yen arsasındaki Torun Center inşaatında işçileri taşıyan asansör 32. Kattan aşağı düştü, 10 işçi yaşamını yitirdi.


İstanbul Mecidiyeköy’de Ali Sami Yen arsasında inşaatı devam eden Torun Center’da işçileri taşıyan asansör 32. kattan düştü, 10 işçi yaşamını yitirdi.

İstanbul Valiliği’nden yapılan açıklamaya göre işçilerin isimleri şöyle: Tahir Kara, Hıdır Ali Genç, İsmail Sarıtaş, Bilal Bal, Cengiz Tatoğlu, Murat Usta, Menderes Meşe, Vahdet Biçer, Ferdi Kara, Cengiz Bilgi.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, dün akşam meydana gelen iş cinayetinin ardından inşaat alanına giderek açıklama yaptı. Mutlu, “Evrak üzerinden net bir bilgiye ulaşamamış olmakla birlikte, saat 19’da bu çalışmanın tamamlanmış olması gerekiyordu. Ama itfaiyemize gelen ihbarın vuku bulduğu saat 19.45 olarak gözüküyor. Dolayısıyla iş saatinin dışına taşmış bir çalışmanın da olduğunu ilk değerlendirmemde görülen hususlardan bir tanesi” dedi. Vali Mutlu sabah karşı 01:00’de yaptığı açıklamada 10 işçinin öldüğünü, asansörde işçilerin yükle taşındığını, çalışma saatlerine uyulmadığını söyledi. İş cinayetiyle ilgili sekiz kişi gözaltında. Mecidiyeköy’de toplananlar Valiyi sloganlarla protesto etti.

Faruk Çelik: Temenni bir daha yaşanmaması

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de gece inşaat alanına gitti. Çelik basına yaptığı açıklama şunları söyledi:

“Olayın neden, nasıl olduğu konusunda bizimde şu anda yaptığımız değerlendirmelerde elimdeki bilgi, bir yük asansörünün, katlarda özellikle ağırlıklı olarak kartonpiyer ve benzeri işleri yapan işçilerimizin malzeme taşırlarken, malzeme ile birlikte çıkarlarken, asansörün raylı sistemden çıkması neticesinde malzemelerle beraber asansör boşluğuna düşmelerinden meydana gelen son derece üzüntü verici bir tablo. Bu kazanın neden kaynaklandığı, sebeplerinin ne olduğu, bu arızanın neden kaynaklandığı konusunda tabii gerek idari gerek adli soruşturmalar devam ediyor. Teknik düzeyde bakanlığa bağlı müfettişler olay duyulur duyulmaz görevinin başına geçti ve bu olayın neden kaynaklandığını bulmak için çalışmalarını sürdürüyor.”

“Kısa süre içerisinde bu asansörde meydana gelen kazanın nedeninin ortaya çıkacağı umudu içerisindeyiz. Tabii ki burada ihmali olan, özellikle bildiğiniz gibi bir mevzuatı çerçevesinde iş güvenliği uzmanının, iş sağlığı uzmanının bulundurulma zorunluluğu var. Bunlar nasıl raporlandırma, nasıl değerlendirme yaptılar. Burada çalışma koşulları ile ilgili durum nedir? Konu ile ilgili savcılık zaten olayın üzerinde. Vali Mutlu’nun belirttiğine göre sekiz kişi şu anda gözaltında. İhmal ve kusur nerede var ise bunların üzerine gidilecek. Temennimiz bu tür olayların bir daha yaşanmaması.”

Çerkezoğlu: İşçilere yaşam hakkı tanınmıyor

Olayın ardından Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekilleri Levent Tüzel ile Sırrı Süreyya Önder ve HDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü inşaat alanına gitti.

İnşaata çok sayıda çevik kuvvet ve TOMA da getirildi. Polis şantiye sahası içindeki işçilerle dışarıda bekleyenler arasına barikat kurarken Çerkezoğlu ve Enerji-Sen Genel Başkanı Ali Duman’ın da aralarında bulunduğu sendikacıların da içeri girmesini engelledi. Ancak tepkilerin ardından barikat açıldı, Çerkezoğlu ve Kürkçü içeri girerek birlikte incelemeler yaptı.

DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, HDP milletvekilleri Levent Tüzel, Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder incelemelerin ardından saat 02:40 sularında basına açıklama yaptı.

Çerkezoğlu işçilerin depo olan ışık almayan, hava almayan bir yerde kaldıklarını, sağlıksız koşullarda barındıklarını, işçi sağlığına dair hiçbir önlem alınmadığını söyledi. Çerkezoğlu “Bu lüks binalarda güzel hayatlar yaşanacak ancak bu binaları var eden işçilere yaşam hakkı tanınmıyor” dedi. Açıklamalarda bir aydır bozuk olduğu bilinen ve işçilerin şikayet ettiği asansör hakkında hiçbir uygulama yapılmadığı ifade edildi.

Ertuğrul Kürkçü'nün çektiği Torun Center'da işçilerin yaşam koşullarını belgeleyen fotoğraflar için tıklayın.

Nisan ayında bir işçi daha ölmüştü

Aynı inşaatta daha önce de 19 yaşında işçi Erdoğan Polat yaşamını yitirmişti. 9 Nisan günü Lise mezunu olan Erdoğan Polat dershane parası biriktirmek için çalıştığı inşaatta, güvenlik halatının kopması nedeniyle 15. kattan düşerek hayatını kaybetmişti.

İnşaat İşçileri Sendikası bugün saat 14:00′te “iş cinayetlerine dur” demek için inşaat önünde buluşma çağrısı yaptı.

DİSK, KESK, TMMOB, TTB de 16:00′da Cevahir AVM önünde buluşma kararı aldı. İşçilerden birinin cenazesi Cevahir AVM önünden memleketine uğurlandıktan sonra, inşaat önüne bir yürüyüş düzenlenecek.

Torun GYO “rekor kar” açıklamıştı

Torunlar GYO olayın ardından yazılı açıklama yaptı:

“Bu kaza ile ilgili adli soruşturma derhal başlatılmıştır. Sonuçlarını en yakın takipçisi olarak izleyeceğiz. Kurumumuzca olayın bütün yönleriyle araştırılması için gerekli teknik ekipler görevlendirilmiştir. Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır dilediğimiz işçi kardeşlerimizin ve ailelerinin her türlü hakkı hukuku tüm alt yüklenicilerde çalışanlar da dahil sorumluluğumuz ve güvencemiz altındadır. İnşaat ve tüm faaliyet durdurulmuştur. Bütün soruşturmalar tamamlandıktan ve güvenlik sistemleri defaatle gözden geçirildikten sonra tekrar faaliyete geçilecektir.”

Torun Center

Mecidiyeköy'de eski Ali Sami Yen Stadumu'nun bulunduğu yerde yükselen rezidans kuleleri Torunlar Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı imzasını taşıyor.

Kaba inşaatının büyük bölümü biten kuleler, 500 milyon doları aşan bir yatırımla inşa ediliyor.

2015 yılı sonbaharında tamamlanarak sahiplerine teslim edilmesi planlanan Torun Center'ın ofis kuleleri 42 kat, rezidans kulesi 36 kattan oluşuyor.

Toplam 3 kule halinde yükselen proje "Üç Büyükler" sloganı ile tanıtılmıştı. İnşaat alanı 241 bin metrekare olan projede konutların metrekaresi 5 bin 500 dolardan satıldı.

Torunlar GYO, 2014 yılının ilk altı ayında geçen yılın aynı dönemine göre net karını yüzde 965 oranında artırarak 271 milyon TL net kar açıklamıştı. Torunlar GYO Yönetim Kurulu Başkanı Aziz Torun şu açıklamayı yapmıştı: “Torunlar GYO olarak, 2014 yılının ilk yarısında ülkemizin içinde bulunduğu konjonktüre rağmen başarılı bir grafik çizdik. Şirketimiz doğru planlama ve öngörülerle kendi rekorunu kırarak, halka arz olduğu 2010 yılından bu yana ilk kez ilk yarıyılda böylesi bir net kâra ulaştı ve büyük bir başarıya imza attı. Ayrıca yine ilk altı ayda 389 milyon TL yatırıma ulaştık. Yılın geri kalanı için de istikrarlı büyümemizi sürdüreceğiz.”

Sendika.org’un haberine göre, Torun Center inşaatı devam ederken CHP Şişli Belediye Meclisi üyelerinin İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nde açtığı davada, 2 Nisan 2010’da tasdik edilen imar planına 17 Mart 2011’de yürütmeyi durdurma kararı verilmişti. Kararda, bodrum katların emsale dahil edilmediği planda, 2.50 olan emsalin bu şekilde 4.50’ye yükseltildiği ve inşaat hakkının yüzde 80 artırıldığı tespit edilmişti. Mahkeme hukuka aykırılık olduğunu, uygulamaların gerçekleşmesi halinde, telafisi güç ve olanaksız zararlar doğuracağını bildirmişti.

TOKİ’nin yürütmeyi durdurma kararına itirazı, Mayıs 2011’de İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nce reddedilmişti. Ancak imar planına yürütmeyi durdurma kararı veren İstanbul 2. İdare Mahkemesi, TOKİ’nin açtığı yeni dava sonucu 15 Temmuz 2011’de, plandaki revizeyi öne sürerek “dava konusuzdur” dedi. Bu kararın bozulması için Meclis üyeleri konuyu Danıştay’a taşıdılar.

Kaynak: Bianet

* Fotoğraflar: Bülent Doruk, Onur Çoban / AA

İLGİLİ HABERLER:

Davutoğlu'ndan Torun Center Açıklaması: İnsan Faktörü Önemli

Torun Center İşçileri: Asansör Sürekli Arıza Yapıyordu

10 İşçinin Öldüğü İnşaatın Sahibi: Sektörel Bir Vaka

Torun Center İş Cinayeti için Gözaltındaki Sekiz Kişi Serbest

TMMOB'dan Torunlar GYO'ya Yanıt

İŞ CİNAYETİNİ KINIYORUZ!


Bugün, Mecidiyeköy'deki Torun Center'da yaşanan ve 10 işçinin ölümü ile sonuçlanan iş cinayetini kınıyor; yaşama duyarlı olan tüm kesimleri ve bireyleri, kurumların yaptığı çağrı ile Torun Center önüne davet ediyoruz. Bizler orada olacağız.

"Medeniyet" ile eşdeğer olarak görülen ve son birkaç yılda devasa bir şekilde, her yerde yükselen gökdelenlerden akan kan, hiçbir şekilde temizlenemeyecek. Gökdelenleriniz batsın!

Kaza Değil, Cinayet! Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz!

YERYÜZÜNE ÖZGÜRLÜK DERNEĞİ
Hayvana, İnsana, Yeryüzüne Özgürlük!

SAAT: 14:00 / İnşaat-İŞ Sendikası
YER: Torun Center önü

SAAT: 16:00 / Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB)
YER: Cevahir AVM önü

6 Eylül 2014 Cumartesi

''59. Yılda 6-7 Eylül Zihniyeti Sürüyor''

6-7 Eylül olaylarının yıl dönümünde ayrı ayrı açıklama yapan DurDe Girişimi, HDK ve Nor Zartonk olayların arkasında yatan zihniyetin değişmediğini, ayrıştırıcı politikaların hala devam ettiğini vurguladı.


DurDe Girişimi, Halkların Demokratik Kongresi  (HDK) ve Nor Zartonk ayrı ayrı yaptığı açıklamalarda 6-7 Eylül olaylarını andı.

Galatasaray Meydanı’nda basın açıklaması yapan DurDe 6-7 Eylül’ü yaratan zihniyetin değişmediğini ifade eden DurDe “’Yeni Türkiye’ projesi, Cumhuriyet tarihi boyunca yürütülen homojen ulus tasarımından tam bir kopuş olmadan mümkün olmayacaktır” dedi.

HDK “İnsanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında değerlendirilmesi gereken bu katliam için hiçbir ciddi araştırma, yargılama ve yüzleşme gerçekleştirilmemiştir açıklaması yaparken Nor Zartonk “Türk-Müslüman-Sunni olmayan her unsuru kendisine düşman gören ve yarattığı karşıtlıklardan ve sanal korkulardan beslenerek iktidarını sağlamlaştıran ulusalcı/milliyetçi bu zihniyetin ektiği düşmanlık tohumları, bugün şiddet ve linç kültürünü yeşertmiştir” dedi.

6-7 Eylül 1955’te İstanbul'da, başta Rumlar olmak üzere Müslüman olmayan azınlıklara yönelik örgütlü saldırılar ve yağmalamalar gerçekleşmişti. Olaylar sırasında 15 kişi öldürüldü, 300 kişi yaralanmış, 400 kadın tecavüze uğramış, 5.214 ev, 1.004 iş yeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul tahrip edilmişti. Tahrip edilen mekânların yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Yahudilere aitti.


DurDe: Devlet 6-7 Eylül Mağdurlarından Özür Dilesin

Ne yazık ki 6-7 Eylül ve benzeri olayların arkasında yatan bu zihniyet, özünde fazla değişmeden günümüzde de sürmektedir. İnkâr politikaları, Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yılına birkaç ay kalmış olmasına rağmen sürüyor. Gayrimüslim cemaatlere yönelik yaklaşım, Türkiye’nin söz konusu ülkelerle yürüttüğü dış politikasının bir uzantısı niteliğinde. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Rumlar, 40 yıldır Kıbrıs’ta sürmekte olan işgalin neticesinde Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı yürütülen hasmane politikaların; Ermeniler, Ermeni Soykırımı’na yönelik inkârcı politikaların kaçınılmaz sonucu olarak Ermenistan Cumhuriyeti ile olan sorunlu ilişkilerin; ya da Yahudiler, İsrail ile yürütülen çatışmacı politikaların tutsağı olmuş, popülist politikaların nesnesi durumunda.

Bizzat Cumhurbaşkanı tarafından “Ermeni kimliğini” aşağılayan tutum; ana akım medya ve iktidar partisi milletvekillerinin Yahudilere karşı Naziler tarafından gerçekleştirilmiş Holokost’u ve toplumda yaygın antisemitizmi meşrulaştıran nefret söylemleri, 1913’den bu yana yürütülen ulus-devlet politikalarının çok uzağında olmadığımızın açık göstergeleri.

Bugünlerde kamuoyunda tartışılan “Yeni Türkiye” projesi, Cumhuriyet tarihi boyunca yürütülen homojen ulus tasarımından tam bir kopuş olmadan mümkün olmayacaktır. Bunun için ise tüm Müslüman olmayan yurttaşların eşit birer vatandaş olarak kabul edilmeleri, geçmişte yaşanan mağduriyetlerin telafi edilmesi ve özür dilenmesi bir önkoşuldur.


HDK: 6-7 Eylül’le Yüzleşilmedi

6-7 Eylül 1955 Pogromu'nun olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda 6-7 Eylül Pogromu hakkında '6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı' demesine rağmen insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında değerlendirilmesi gereken bu katliam için hiçbir ciddi araştırma, yargılama ve yüzleşme gerçekleştirilmemiştir.

Bugün ülkemizde ve bölgemizde hala halklar birbirine kırdırılıyor, inançsal ve etnik ayrımcılığa uğruyor, ülkenin başbakanı bile “Affedersiniz, bana Gürcü dediler, daha çirkini Ermeni dediler” diyorsa;  bölgenin kadim halkları Şengal’de, Ninova”da, Kesab’da, Lazkiye’de, Kobane’de, Gazze’de kıyıma uğrarken sessiz kalınıyorsa tarihimizdeki kıyımlarla, katliamlarla yüzleşmediğimiz içindir.

Geçmişiyle yüzleşmeyi beceremeyen, yaşanan acılardan dolayı özür dilemeyi başaramayan, aynı topraklar üzerinde birlikte yaşayan halkların eşit ve özgür birlikteliğini sağlayamayan toplumlar, yeni utanç tabloları yaşamaya, yaratmaya da mahkum olurlar.


Nor Zartonk: Devlet Politikası Değişmedi

6-7 Eylül pogromu, 20. yüzyılın başından beri başat bir devlet politikası olarak uygulanan sermayenin Türkleştirilmesi/Müslümanlaştırılması politikasının, önemli halkalarından biridir. 1915 Ermeni Soykırımı ile birlikte devlet eliyle yürütülmeye başlanan bu politikalar, Cumhuriyet döneminde farklı uygulamalarla devam etmiştir. 1924 nüfus mübadelesi, 21 Haziran – 4 Temmuz 1934 Trakya Pogrom’u, “20 Kura Askerlik” ve Varlık Vergisi de bu politikanın parçalarıdır. Menderes hükûmetinin iktidarda olduğu dönem yaşanan 6-7 Eylül pogromu, milli bir burjuvazi yaratmanın yanı sıra Türkiye topraklarında etnik homojeniteyi sağlamayı da amaçlamaktaydı. Nitekim bu ırkçı devlet politikası 6-7 Eylül Pogrom’u sonrasında, 1964 sürgünü ile Türkiye coğrafyasındaki Rum varlığının büyük ölçüde azaltmıştır.

Türk-Müslüman-Sunni olmayan her unsuru kendisine düşman gören ve yarattığı karşıtlıklardan ve sanal korkulardan beslenerek iktidarını sağlamlaştıran ulusalcı/milliyetçi bu zihniyet, Anadolu halklarına kan ve göz yaşından başka bir şey vermemiştir. Ektiği düşmanlık tohumları, bugün şiddet ve linç kültürünü yeşertmiştir.

Üzerinden geçen koca 59 senede, devlet politikası değişmek bir yana, Rumları ve Ermenileri “Affedersiniz” demeden ağza almayacak bir ayrıştırıcılığa bürünmüştür. Bu ayrıştırıcı nefret diline karşı, Türkiye halkları olarak biz, barıştan, adaletten, kardeşlikten ve omuz omuza mücadele etmekten yana tavır aldığımızı tekrar belirtiyoruz. Devletin kışkırttığı nefrete karşı, halkların bir arada yarattığı barışa inanıyoruz.

Kaynak: Bianet

5 Eylül 2014 Cuma

54 Örgütten IŞİD’e Karşı Ortak Çağrı

HDK bileşenleri, meslek ve insan hakları örgütleri ile inanç örgütlenmelerinin de içinde olduğu 54 kuruluş, IŞİD’in katliamlarından kaçanlarla ilgili dayanışma açıklaması yaptı, hükümete sessiz kalmaması çağrısında bulundu.


Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) 34 bileşeninin de dahil olduğu 54 sivil toplum örgütlenmesi, kuruluş, platform ve parti, Ankara Mülkiyeliler Birliği’nde, İslam Devleti’yle (IŞİD) ilgili açıklama yaptı.

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), İnsan Hakları Derneği (İHD), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Dersim Dernekleri Federasyonu (DEDEF), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Anti-kapitalist Müslümanlar’ın da katıldığı açıklamada ortak mesaj şöyle:

“IŞİD saldırılarından kaçan halklarla dayanışmak, hükümetin IŞİD’e desteğini çekmesi ve katliamlardan kaçan göçmenlerle ilgili sorumluluklarını insan hakları çerçevesinde yerine getirmesi için çağrıda bulunmak.”

Basın toplantısına HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, HDP Mardin Milletvekili Erol Dora, İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ve KESK Genel Başkanı Lami Özgen de katıldı.

Türkdoğan: Etnik ve din eksenli güç savaşı

Ortak deklarasyonu İHD Genel Başkanı Türkdoğan okudu.

“Bölgede bir süredir IŞİD eliyle sürdürülmeye çalışılan etnik ve din eksenli güç savaşının bilinçli bir biçimde körüklendiğini” ifade eden Türkdoğan, katliamlardan kaçanların kendi topraklarını terk ederek çevre ülkelere doğru göç etmek zorunda kaldığını ancak AKP hükümetinin etkin politikalar geliştirmediğini söyledi.

Yüksekdağ: Savaş suçu işleniyor

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Şengal, Ninova, Zaho ve Mahmur'da yaşananlara dikkat çekti. “IŞİD’in, emperyalist güçlerin ve gerici bölge devletlerinin halkları katleden kılıcı olduğunu” dile getiren Yüksekdağ, bölgede savaş suçu, insanlık suçunun işlendiğini ifade etti.

Yüksekdağ, AKP'nin bu trajedilerin sonuçlarını ortadan kaldırmak için sorumluluk alması gerektiğini dile getirdi.

Yüksekdağ, “insanlık adına bu denli mücadele eden PKK ve YPG'nin terör örgütleri listesinden çıkarılması gerektiğini” belirtti.

Dora: BM sessiz kalıyor

HDP Mardin Milletvekili Dora ise Müslüman olmayan insanlara yönelik katliamlara dikkat çekti.

“BM ve tüm ülkeler bu katliamlara sessiz kalıyor. Ortadoğu'ya yeni bir şekil vermeye çalışan devletler ve güçler kendilerini de bu yönüyle bir yandan da 'insan hakları savunucuları' olarak yutturmaya çalışıyorlar. Bugünkü ve gelecek kuşakların buna aldanmamasını istiyorum. BM'nin kendini sorgulaması gerekir. Görevini yerine getirmiyor.”

“Otonom bir bölge olması mücadelesi verilen Ninova'da Asuri, Süryani, Keldaniler de yerlerini terk etmek zorunda kaldılar. Bu noktada yapılan tüm katliamlar, insanlık suçları, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanarak, insanlık vicdanında mahkum edilmeli.”

KESK Genel Başkanı Lami Özgen de dayanışma çağrısında bulundu.

Kaynak: Bianet

Kadın Örgütleri'nden Stüdyo Önünde Seda Sayan Protestosu

Kadın örgütleri, Seda Sayan’ı ve ShowTv’yi “Katilleri övmeye son” dövizleriyle Sefaköy Ciner stüdyoları önünde protesto etti.


Kadınlar, Seda Sayan’ı ve ShowTv’yi, Sefaköy Ciner stüdyoları önünde protesto etti.

Kadın Cinayetlerine Karşı acil Önlem Grubu’nun çağrısıyla bir araya gelen kadınlar, “Katilleri övmeye son”, “Seda Sayan ilk değil ama son olsun”, “Güleryüzlü’ katilleri övmeye, alkışlatmaya son” yazılı dövizler taşıdı.

İki karısını öldüren bir erkeğin ve hakkında tecavüz iddiaları olan başka bir erkeğin canlı yayına çıkaran Sayan'a tepki gösteren kadınlar, programın yayından kaldırılmasını istedi.

Stüdyoların önünde kendilerini bekleyen polisle karşılaşan kadınlar, basın açıklamalarını okuduktan sonra "Kadınlar artık susmayacaklar" sloganlarıyla stüdyodan ayrıldı. Ayrılırken, Seda Sayan’a iletilmesi için dövizlerini orada bıraktı.

Kaynak: Bianet

* Fotoğraf: @Filmmor_