30 Nisan 2011 Cumartesi

İzmir İl Özel İdaresi'nden Bile Bile Ruhsat

İzmir İl Özel İdaresi’nin maden ruhsatının süresinin dolduğunu bilmesine rağmen Altıntepe Altın ve Gümüş Madeni’ne izin verdiği ortaya çıktı.

Edinilen bilgiye göre Karşıyaka ilçesi Yamanlar Dağı eteklerinde bulunan Arapdağı mevkiinde altın madeni işletme faaliyetinde bulunmayı planlayan Metro Altın Şirketi’nin altın, gümüş işletme ruhsat süresi 5 Ocak 2011 tarihinde sona erdi. Şirket bunun üzerine süre uzatımı talebinde bulundu.

İl Özel İdaresi ise şirkete 3 Aralık 2010 tahinde 2.sınıf gayrisıhhî müessese ruhsatı verdi. Bu durumda kurum, yaklaşık bir ay sonra ruhsat süresi dolacak madene açılma ruhsatı vermiş oldu.

Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliğinin ilgili maddesine göre, tüm tesisler için verilen izin süresi maden ruhsat süresi kadar. Bu durumda Enerji Bakanlığı Madencilik İşleri Genel Müdürlüğü (MİGEM) tarafından maden ruhsatı uzatıldıktan sonra İl Özel İdaresi tarafından işyeri açma ve çalışma ruhsatı da uzatılacak.

“İL GENEL MECLİSİNİ GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ”

Konuyla ilgili açıklama yapan EDP İl Başkanı Arif Ali Cangı, İl Özel İdaresi’nin kararını “ciddiyetsizlik” olarak değerlendirdi, “Bu ciddiyetsizliğin sorumluları hakkında işlem yapılmalıdır. İzmir Valisi'ni ve İzmir İl Genel Meclisi'ni göreve çağırıyoruz” dedi.

Kaynak: Haberlink

29 Nisan 2011 Cuma

Erivan'da 24 Nisan

İşte Pazar günü, bir Zadig günü, Tsitsernakaberd'de o acının aynısını bir daha hissettim. Utançla karışık bir acıydı. Eliz hanımla Garabet amca, aynı yerden, İskenderun'dandı. Nar tanesi gibi dağılmışlardandı...

Çiğdem MATER cigdemater@yahoo.com
İstanbul - Agos 29 Nisan 2011, Cuma

24 Nisan'ı ilk ne zaman duydum? İlk kez ne zaman Osmanlı Ermenileri üzerine düşünmeye başladım? Haydarpaşa'dan trenlere bindirilen Ermenileri, yersiz yurtsuz yürütülen halkı, ölenleri ne zaman öğrendim, ne zaman utanmaya başladım, anımsamıyorum.

Ama o ilk farkındalıktan bu yana, 24 Nisan'lardan kareler var zihnimde. O karelerden en güçlü olanı ise, yaşlı genç, kadın, erkek Ermenistanlıların 23 Nisan'ı 24 Nisan'a bağlayan geceden başlayarak Tsitsernakaberd Anıtı'na (Kırlangıç Kalesi) yürüyüşleri...

Aradan yıllar geçtikten sonra 2005'te ilk kez Erivan'a gittiğimde anıtın Sovyetik yapısına rağmen ne acılı ve ne güçlü durduğunu düşünmüştüm, ziyaretçilerinin de ne çok fotoğraflarda gördüğüm insanlara benzediğini... Oysa 24 Nisan değildi.

Kırlangıç Kalesi, Erivan'ın şehre en hakim tepesinde, arkasında Mayr Hayasdan (Ermenistan Ana), önünde, keyfi yerinde olup kendini gösterdiğinde, bütün ihtişamıyla Sis ve Masis, yani Ararat...

Bundan birkaç hafta önce, İstanbullu bir Ermeni arkadaşımla 24 Nisan üzerine konuşurken, bana 24 Nisan'da olunabilecek en doğru yerin Erivan olduğunu söyledi. İki hafta sonra, bir davetle kendimi Erivan'a giden uçakta buldum.

İki şehir arasındaki tek direk ulaşım yolu olan charter sefer, her zamanki gibi, tıklım tıklımdı. İstanbul'dan olabildiği kadar alışveriş yapabilmiş Ermeniler, muhtemel ki Zadig'de aileleriyle birlikte olabilmek için Erivan'a dönüyorlardı.

Erivan'da bugüne kadar Zadig'le ilgili dinlediklerim hep müthiş bir şenlik olduğunu söylüyordu bana. Oysa Erivan'daki ilk dakikalarımda anladım ki, bu yıl Zadig pek de uğramamıştı kente, ülkeye.

1915'ten beri ilk kez, 24 Nisan Zadig'e denk gelmişti, Agos'un geçen hafta söylediği gibi "Yas ve diriliş, karanlık ve aydınlık, ölüm ve yaşam, keder ve umut yan yana, iç içe"ydi. Şehirde o bana hep anlatılan neşeden, sevinçten, bayram havasından bulmak imkansızdı, hüzün herkesi çevrelemişti.

24 Nisan sabahı Tsitsernakaberd'e, Kırlangıç Kalesi'ne bir yaşlı amcayla ve ailesiyle birlikte yürüdüm. Garabet amcayla. İskenderun, Kırıkhan, Karamakaşı köyünden. Tam 85 yaşında. Ama öyle dinç, öyle şahane ki, 70 yıldan bir fazla konduramazsınız.

1926'da, o zamanlar Fransız idaresindeki Karamankaşı'nda, Türk, Kürt, Türkmen, Ermeni birlikte yaşanan bir köyde doğmuş Garabet amca. Babası Hagop, 1915'te Zeytun'dan canını zor kurtarıp kendini Kırıkhan'a atan bir Ermeniymiş. Annesi Sirpuhi ise Sis'ten kurtulmuş bir yetim. Birbirlerini Kırıkhan'da bulmuş, evlenmiş, çocuklarını doğurmuşlar.

Garabet amcanın deyimiyle Ayşe'yle, Hatice'yle, mahallenin diğer çocuklarıyla koşarak, oynayarak, oynamaktan yemek yemeğe bile vakit ayırmayarak geçmiş hayatları. Ne zaman ki Hatay Cumhuriyeti Türkiye'ye ilhak olmuş, o zaman köyün bütün Ermenileri gibi Hagop ve Sirpuhi de "başımıza yine aynı şeyler gelir, Türkler bizi yine öldürürler" korkusuyla Cizre üzerinden Suriye'ye doğru kaçmışlar.

Garabet ise Suriye'den 1947'de Stalin'in Diaspora'daki Ermenilere yönelik yaptığı "Ermenistan'a gelin" çağrısına uyup, henüz yeni evlendiği Halepli ama aslen Anadolulu Ermeni karısıyla birlikte Erivan'a doğru yola çıkan gemilere binmiş, İstanbul Boğazı'nı da geçerek Batum'a, ordan da Sovyet Ermenistanı'na gelmiş. İlk oğlu, babasından yadigar adıyla Hagop da gemide doğmuş zaten...

Geldiğinde az buçuk Arapçadan ve ilk öğrendiği dil Türkçe'den başka dil bilmezmiş Garabet. Önce okulda Ermenice öğrenmiş, ardından da petrol aramayı öğrenen bir ekibe katılmış, Sovyet cumhuriyetlerini gezmeye başlamış.

Tarihte Erivan protestoları olarak bilinen ve 24 Nisan 1965'te bir milyondan fazla Ermenistanlının Erivan Opera Binası'nın önünde başlattığı ve 24 saat süren Soykırım Anması'nda orada değilmiş Garabet amca. Ama o sırada 20'li yaşlarına yaklaşmakta olan lise öğrencisi Hagop geceyi sokakta geçirmiş, atalarını anmak için.

Hagop, anıta doğru birlikte yürürken anlattı Kırlangıç Kalesi'nin hikayesini: "Çok heyecanlıydık, korkuyorduk da, ama yine de kaldık orada. Opera Binası'nda KGB Ermenistanlı yazarlarla konuşuyordu, dışarıya haber gelmiyordu, içeri de giremiyorduk ama 50 yıl olmuştu ve artık anmak istiyorduk.

KGB de, Moskova da hiç hoşlanmadı, onlarca insanı gözaltına aldılar ama yine de direndik. Moskova o zamanlar hiç olmayan bir şey yaptı, iki gün içinde Erivan'da bir anıt yapılması için karar çıktı. 1967'de anıt bitmişti bile. O günden unutamadığım şey Silva Gabudikyan'ın heyecanlı konuşmasıdır. Hepimizi çok ama çok etkilemişti."

Sovyetler Birliği'nin 50 yıl boyunca çıt çıkarılmasını izin vermediği Ermeni Soykırımı'nı Ermenistan, Sovyetler Birliği tarihinin gördüğü belki de en büyük ayaklanmalardan biriyle, anmaya hak kazanmışlar, o hakkı da müthiş bir sukunet ve acılı bir yürüyüşle kullanıyorlar her yıl.

Garabet amca ve ailesiyle birlikte Kırlangıç Kalesi'ne yürürken Garabet Amca babasından dinlendiği Zeytun'u sordu bana. Geçen sene gittiğimi söyledim, Zeytun'a yerlestirilen Yunanistanlı Müslüman mübadillerden söz ettim, "göç hep zordur kızım, onlara da çok zor olmuştur, bilirim" dedi, 1949'dan beri hiç konuşmadığı Türkçesiyle.

Anıta yaklaştığımızda elindeki lalelerden ikisini bana uzattı, "fazla çiçek koymayız" dedi, "herkes bir tek dal getirir, herkesin anısına". Elimde bir iki dal çiçekle ve etrafımdaki binlerce insanla anıtın içine doğru ilerlerken, aklımda Zeytun vardı...

Garabet amcanın elinden tuttum, merdivenlerden indik ve karşımıza, üç yıldır fotoğraflarından gördüğüm için tanıdığım, yüzünün her çizgisi bir başka hikaye anlatan o çok yaşlı, yaslı teyze çıktı. Elinde Hrant Dink'in bir fotoğrafı, altında 1,500,000 + 1 yazısı.

Teyzenin yanına yanaştım, konuşmak istedim ama konuşmadı. Gözlerini Tsitsernakaberd'in 1967'den beri yanan ateşine dikmiş, elinde dirençle Hrant Dink fotoğrafını tutuyordu. Utandım.

Garabet amcanın tanıdıkları geldi yanına, beni anlattı onlara, "bak İstanbul'dan geldi" dedi, ellerini sıktım, ne diyeceğimi bilemedim, utandım.

Daha önce defalarca o ateşe bakmıştım, hep utanmıştım, bu kez daha da çok utandım....

Ve birden anımsadım, geçen sene 24 Nisan'da, Kudüs'te Anadolulu bir Ermeni hanımla tanışmıştım, 96'sını geçmiş, Eliz hanımla, Eliz Aghazarian ile. Bana uzun uzun ne zorlu canlarını kurtardıklarını anlatmıştı, sizi üzmek istemiyorum diye diye... O da İskenderunluydu, o da canını zor kurtaran bir ailenin ayakta kalanıydı. Tıpkı Garabet amca gibi, Eliz hanım da, oradaydı ve anımsıyordu. Tanışmamızdan çok kısa bir süre sonra Eliz Hanım'ın ölüm haberini iletti bir ortak arkadaşımız. O gün 96 yaşında hayatını kaybeden Eliz hanımın acısının içime nasıl da oturmuştu...

İşte Pazar günü, bir Zadig günü, Tsitsernakaberd'de o acının aynısını bir daha hissettim. Utançla karışık bir acıydı. Eliz hanımla Garabet amca, aynı yerden, İskenderun'dandı. Nar tanesi gibi dağılmışlardandı...

Garabet amcaya Eliz Hanımı anlattım, "kaçmışlardır bizim gibi" dedi, cebinden bir kırmızı yumurta çıkarttı, elime tutuşturdu. Zadig dedi...

28 Nisan 2011 Perşembe

Belarus - Nükleer karşıtı eyleme sert müdahale

Minsk'te 25 Nisan'da düzenlenen protestoda Belarus saatiyle 18.35'de 6'sı Almanya'dan, 5'i Belarus'tan ve 1'i Polonya'dan olmak üzere 12 eylemci, polisin sert müdahalesiyle gözaltına alındılar.

Yaklaşık 40 eylemci Ostrovetz, Belarus'taki ilk nükleer santralin inşaatına karşı barışçıl bir eylem düzenlemişlerdi. Pankartlarında «Çernobil, Fukuşima — Ostrovets?» ve «Nükleer Santrallere Karşıyız» yazıyordu ve bildiri dağıtıyorlardı. İki flashmob eylemi yapıldı - ilki yaklaşık 5 dakika sürdü.

Bununla birlikte, ikinci flashmob eylemi, anında müdahaleye uğradı. Bir dakika içerisinde iki araç dolusu sivil polis ve bir kırmızı hapishane aracı geldi ve eylemcilere müdahale etti. Barışçıl eylemciler yerlerde sürüklendi ve sert müdahaleyle gözaltına alındı.

Bütün nükleer santrallerin kurulmasına karşı! Belarus'ta ve herhangi bir yerde yeni santrallerin kurulmasına hayır! Politik tutsaklarla dayanışma!

Kaynak: Indymedia

Festus davasında 121 kişi soruşturmalık



Gözaltında öldürülen Nijeryalı göçmen Festus Okey davasında, mahkeme heyeti bir kez daha "Adalet bekleyenler" hakkında suç duyurusunda bulundu. Festus davasında, haklarında soruşturma başlatılanların sayısı 121'e ulaştı.

Beyoğlu Polis Karakolu'nda öldürülen Nijeryalı göçmen Festus Okey davasına dün devam edildi. 4 yıldır süren dava da yine, Festus Okey'in kimlik bilgilerinin akıbeti konusunda, Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı arasında yapılan yazışmanın beklenmesine karar verildi.

İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya, tutuksuz yargılanan polis Cengiz Yıldız avukatı ile birlikte katıldı. Davayı ayrıca, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, İnsan Hakları Ortak Platformu adına İHD eski Genel Başkanı Hüsnü Öndül, İHD Marmara Bölge Temsilcisi Rıza Dalkılıç ve Helsinki Yurttaşlar Derneği yöneticileri izledi.

13'üncü duruşması görülen dava, diğer duruşmalarda olduğu gibi sanık polis Cengiz Yıldız'ın değil, davaya müdahil olmak isteyen kişilerin "yargılanmasına" sahne oldu.

Kurumların başvurusu reddedildi

Davaya, İstanbul Barosu Başkanlığı, Ankara Barosu Başkanlığı, Göçmen Dayanışma Ağı, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Helsinki Yurttaşlar Derneği,Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Yeryüzüne Özgürlük Derneği adına, ayrı ayrı, müdahillik talebinde bulunuldu. Meslek örgütü ve derneklerin dışında ayrıca 76 kişi de davaya müdahallik talebinde bulundu.

Mahkeme heyeti oy birliği ile aldığı kararda, tüm müdahillik taleplerini reddederken, kişisel başvuruda bulunanlar hakkında soruşturma başlatılmasına karar verdi. Heyet, gerekçe olarak, önceki duruşmalarda olduğu gibi, "Mahkeme heyetine hakaret" yapıldığını öne sürdü.

Böylelikle, Festus Okey davasında soruşturmalık olanların sayısı 121'e ulaştı. Bu kişilerden 3'ü avukat olduğu için, Adalet Bakanlığı'ndan soruşturmanın başlatılması için izin bekleniyor.

Şimşek: Üst mahkeme karar versin

Bir önceki duruşmada hakkında soruşturma istenen Av. Muhsin Kemal Şimşek, bu duruşmada, Yeryüzüne Özgürlük Derneği adına müdahillik talebinde bulundu. Şimşek, geçen duruşmada şahsı ve mahkeme arasında "husumet yaşandığı"na dikkat çekti. "Husumetin dikkate alınarak, karar verme konusunda mahkemenin yetkisinin olmayacağını" savundu. Av. Şimşek kararın üst mahkeme tarafından değerlendirilmesini istedi. Mahkeme heyeti, Av. Şimşek'in talebini, "Mahkemece hakkında suç duyurusunda bulunulmuş" olması gerekçesi ile reddetti.

Avukatlar karara itiraz etti

Av. Erdal Doğan, müdahillik talebine karşı soruşturma açılmasını, "Mahkeme heyeti davada ki tutumunu açıkça ortaya koydu" diye yorumladı. Doğan, "Cumhuriyet Savcısının artık bu davanın müdahale talebinde bulunanların hukui dayanakları çok açık dayanakları mevcutken bunları reddediyorsa ki reddetmiştir bundan sonraki mahkemenin vereceği her türlü kararda savcının bu davadaki konumunun davayı etkin, adil ve sonuç alıcı bir şekilde yürütemeyeceği konusunda kanatimiz oluşmuştur" dedi.

Kavili: Mahkemenin taraf olma tehlikesi ortaya çıktı

Av. Ömer Kavili ise kararı, "Hak aramayı caydırmaya yönelik bir tehlike" olarak değerlendirdi. Av. Kavili şöyle konuştu: "Mahkeme heyetinin hak arayan, hak aramak için mahkemeye dilekçe veren, 82 belgesine göre dilekçe verme hakkını kullanan, insanlara, yurttaş demiyorum, insanlara çünkü yurttaş olmayanlar dahi bu hakka sahiptir. Ve bu insanlar ile ilgili suç duyurusunda bulunmaya kalkışmış olması mahkeme heyetinin bu olayda taraf olma tehlikesini doğurmuştur. Bu doğru bir yöntem değildir. Bu hak aramayı caydırmaya yönelik, hukuku bir silah olarak kullanma riskidir. Toplumu bekleyen tehlike budur. Bir insan öldürülmüştür. Ve öldürülen insanın peşine düşülmemesini, onun sadece rutin işleyişte üstünün ne şekilde sonuçlanacağının bilinmez şekilde bırakılmasını amaçlayanlar varsa eğer, bu hukukta yasaktır. Ve bu konu da İstanbul Barosu olarak da tüm yurttaşlara yönelik hak arayıcılık ve hak koruyuculukta nasıl yol gösterip yardımcı oluyorsak bundan sonraki aşamalarda da İstanbul Barosu hukukun temsilcisi olmaya devam edecektir" dedi.

Kılıç: Baro olarak davayı özenle takip edeceğiz

İstanbul Barosu adına müdahillik talebinde bulunan Av. Hasan Kılıç ise "Avukatlık kanunun belirlediği temel görevler ve ödevler var en temel insan hakkı olan yaşam hakkının ihlali söz konusu bu konuda müdahillik talebinde bulunduk. Mahkemenin verdiği karara katılmamız mümkün değildir. İşkencenin olduğu, bir davada dünyanın en büyük barosu olan İstanbul Barosu'nun müdahilliğinin mutlaka olması gerekir. Bu davayı özenle takip edeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz" dedi.

Öteyandan Göçmen Dayanışma Ağı duruşma öncesi basın açıklaması yaparak, "Festus, bizim kardeşimiz, unutmadık, unutturmayacağız. Bu davaya müdahiliz" dedi.

Duruşma 12 Temmuz tarihine ertelendi.

Kaynak: ETHA

27 Nisan 2011 Çarşamba

Nijeryalı Okey davasında ‘adalet’ isteyenlere yine suç duyurusu

Nijeryalı göçmen Festus Okey’in Taksim Polis Merkezi’nde polis memuru C.Y’nin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetmesiyle ilgili açılan ve 3,5 yıllık bir zaman diliminin geride bırakılmasına rağmen Nijerya’dan nüfus kaydı hale getirilmedi. Davanın bir önceki durulmasında “adalet” için müdahil olma başvurusunda bulunan 36 kişi hakkında suç duyusunda bulunan mahkeme, bugün de müdahil olma talebinde bulunan 77 kişi hakkında da suç duyurusunda bulundu.

Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polisler tarafından şüpheli görüldüğü gerekçesiyle 20 Ağustos 2007de gözaltına alındıktan sonra götürüldüğü Taksim Polis Merkezi’nde polis memuru C.Y’nin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybeden Nijeryalı Festus Okey’in ölümüyle ilgili olarak açılan davanın 13. duruşması görüldü. Duruşma öncesinde Göçmen Dayanışma Ağı üyeleri mahkeme önünde yaptıkları açıklama ile adalet talebinde bulundu. Sanık polis memuru C.Y’nin hazır bulunduğu Beyoğlu 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada, Okey’in kimlik tespitinin yapılabilmesi için Nijerya’dan getirilmesi gereken evraklar cinayetin üzerinden 3 buçuk yıl geçmesine rağmen yine getirilmedi.

Davanın 4 Kasım 2010 tarihinde görülen son duruşmasında davaya müdahil olma talebinde bulunan Göçmen Dayanışma Ağı üyesi 36 kişi hakkında “yargılamayı etkiledikleri” ve “mahkemeye hakaret ettikleri” gerekçesiyle soruşturma başlatılması kararı veren mahkeme, bu tutumunu bugün görülen duruşmada yine sergiledi.

Duruşmanın başlaması ile daha önce de davaya müdahil olma dilekçeleri reddedilen Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) avukatları ile birlikte Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Helsinki Yurttaşlar Derneği, İstanbul ve Ankara Baroları ile Yeryüzüne Özgürlük Derneği üyesi 27 kişi ve Göçmen Dayanışma Ağı üyesi 50 kişi, davaya müdahil olmak için mahkemeye dilekçelerini sundu. Göçmen Dayanışma Ağı adına müdahil olma dilekçelerini mahkemeye teslim eden Av. Burcu Özaydın, Okey, cinayetinin insanlığa karlı bir suç olması nedeniyle bu suçun mağduru olduklarını belirterek, “Bir insanın maruz kalmasından dolayı her insan yalnızca insan olmaktan dolayı bu suçun mağdurudur. Bizler, insanlar arasında eşitsizlik yaratan hukuk anlayışlarını kabul etmiyoruz. Bu nedenle davaya müdahil talebinde bulunuyoruz. Olay soruşturma ve kovuşturma biçimi açıkça Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) ayıkırıdır” dedi.

Mahkemenin daha önce müdahil olma taleplerinde bulunan 36 kişi hakkında “yargılamayı etkiledikleri” ve “mahkemeye hakaret ettikleri” gerekçesiyle soruşturma başlattığını hatırlatan Özaydın, “Bizler bu noktada evet yargılama sürecini etkilemeye çalışıyoruz. İşlemeyen adalet mekanizmasını işletmeye, adil yargılamanın yapılması için çaba sarf ediyoruz. Dilekçelerimiz mahkemeye hakaret içermemesine ve adil yargılamaya engel teşkil etmemesine rağmen hakkımızda suç duyurusunda bulunan mahkeme, bir kez daha adil yargılamanın önüne geçmiştir. Adalet mekanizması polis şiddetini korur, meşrulaştırma görüntüsü sergilemektedir” dedi. Diğer kurumlar adına da müdahil olma gerekçelerinin mahkemeye sunulmasının ardından, mahkeme heyeti talepler konusunda Cumhuriyet Savcısı’ndan mütalaa vermesini istedi.

Savcılık, müdahil olma talebinde bulunan kurum ve bireysel dilekçe verenlerin suçtan doğrudan zarar gören sıfatı taşımıyor olmaları nedeniyle müdahil olma taleplerini reddetti. Müdahillik taleplerinin reddedilmesi üzerine Helsinki Yurttaşlar Derneği adına müdahillik dilekçesini veren Av. Erdal Doğan, “Mahkemenin vereceği her türlü kararda savcının bu davadaki konumunun davayı etkin adil ve sonuç alıcı bir şekilde yürütemeyeceği konusunda kanaate vardıklarını” söyledi.

Müdahillik taleplerinin reddedilmesinin ardından kısa bir ara veren mahkeme heyeti, sonrasında ara karar verdi. Okey’in kimlik nüfus kaydının Adalet ve Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla getirilmesi yönündeki kararını yenileyen mahkeme heyeti, tüm kurumların müdahillik başvurularını reddederken, Yeryüzü Özgürlük Derneği ve Göçmen Dayanışma Ağı üyesi toplam 77 kişi hakkınsa sunmuş oldukları dilekçelerde “Mahkemeye heyetine hakaret içeren tabirler bulunması” nedeniyle suç duyurusunda bulundu.

Duruşmanın ardından İstanbul Barosu olarak adına müdahillik taleplerinin reddedilmesinin yanı sıra 77 kişi hakkında suç duyurusunda bulunulmasına tepki gösteren Av. Ömer Kavili, davaya ilişkin olarak “hukukun bir silah olarak kullanılması ile karşı karşıya bulunduklarını” söyledi.

Mahkeme heyeti, Okey davasında bir sonraki duruşma tarihi 12 Temmuz olarak belirledi.

Kaynak: DİHA

Festus Okey Davasına Müdahil Olmak Suçmuş!

Yaklaşık dört yıl önce Beyoğlu Emniyeti'nde Festus Okey'i öldüren polis Cengiz Yıldız'ın yargılandığı davanın duruşması bugün görüldü. Duruşmada müdahil olmak isteyen ve haklarında suç duyurusunda bulunulan 40 kişiye 70 ismin daha eklenmesi dışında bir gelişme yaşanmadı.

Ekin KARACA


20 Ağustos 2007 tarihinde gözaltına alındıktan sonra Beyoğlu Emniyet'inde polis silahından çıkan kurşunla öldürülen Festus Okey'in ölümüne neden olan polis memurunun yargılandığı dava bugün Beyoğlu 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü.


Geçen yaklaşık dört yıllık süre boyunca görevine devam eden polis memuru Cengiz Yıldız'ın tutuksuz yargılanmasına devam edilmesine karar veren mahkeme, Festus Okey'in kimlik bilgilerinin Nijerya'dan gelmediği gerekçesiyle davayı 12 Temmuz 2011'e erteledi.


"Müdahil olmak isteyene soruşturma"

Davaya müdahil olmak isteyenlerden Avukat Burcu Özaydın, bianet'e yaptığı açıklamada, davaya müdahil olmak için dilekçe veren 70'in üstünde kişi hakkında daha suç duyurusunda bulunulduğunu söyledi. Özaydın sözlerine şöyle devam etti:


* Daha önce bu davaya müdahil olmak isteyen 40 kişi hakkında mahkeme suç duyurusunda bulunmuştu. Bugün bu sayı 110'un üstüne çıktı.


* Bugünkü duruşmada İstanbul ve Ankara Baroları, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Yeryüzüne Özgürlük Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı da müdahillik talebinde bulundu.


* Mahkeme müdahillik dilekçelerinde mahkeme heyetine hakaret edildiği iddiasıyla suç duyurusunda bulunuyor. Oysa dilekçede herhangi bir hakaret unsuru yok. Bizim verdiğimiz dilekçelerde, etkin bir soruşturma ve kovuşturma yapılmadığı, bunun da insanların ve kamuoyunun vicdanını yaraladığına dair ifadeler var. Mahkeme bu ifadeleri "hakaret" kapsamında değerlendiriyor.


"Değişen bir şey yok"

* Festus Okey'in kimlik belgeleri Nijerya'dan yine gelmedi.


* İki ülke arasında bunca yıldır yazışmaların sürüyor olması ve bir sonuç alınamaması enteresan bir durum. Nasıl bir kişinin kimlik bilgilerinin bunca zaman getirilemediğini anlamış değiliz.


* Mahkeme karakolun kamera kayıtlarının çalışmamasını gayet doğal karşılıyor ve bunu soruşturma gereği duymuyor. Ayrıca de davanın gidişatını ilgilendiren delillerin yok olması da mahkeme tarafından değerlendirilmiyor.


Kaynak: Bianet

Sokakta / Hayvan Tahakkümü II

Sokakta İnisiyatifi, yaptığı son çalışmayla hayvan tahakkümüne dikkat çekmeye çalıştı.

http://www.dailymotion.com/video/xi80c3_hayvan-tahakkumu_animals

www.sokakta.blogspot.com

İletişim: sokakta@windowslive.com


hayvan tahakkümü sokaktasanat

26 Nisan 2011 Salı

25. Yılında Çernobil'e Lanet...


Sisteme Lanet, Nükleere Hayır! Sevdiklerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?

Çernobil faciasının 25. yılında, Türkiye’de nükleer santral yapılmasına karşı çıkan yaşam savunucuları, İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yaparak, “Nükleere hayır” dedi. Yaşam savunucuları, “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi?

Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye yetkililere sordu.

Karadeniz İsyandadır Platformu aktivisti yüzlerce yaşam savunucusu, Rusya’nın Kiev kentinde 1986 yılında gerçekleşen, çok sayıda insanın yaşamını kaybetmesine neden olan ve yıllarca da etkisi süren Çernobil Nükleer Santral kazası nedeniyle bugün bir kez daha sokaklara çıktı. Taksim Tranway durağında bir araya gelen yaşam savunucuları önce, “Sisteme lanet nükleere hayır”, “25 yıldır ölüyoruz” ve “Nükleer santral istemiyoruz” yazılı pankartları açtı. Buradan İstiklal Caddesi üzerinden Galatasaray Meydanı’na doğru yürüyüşe geçen grup, ellerinde Lazca ve Hemşince “İsyan”, “Nükleer istemiyoruz” ve “Nükleere hayır” yazılı dövizler taşıdı. Yürüyüş boyunca yöresel müzik enstrümanı tulum çalan grup sık sık, “Çernobil’i unutma nükleere bulaşma”, “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Yaşam isyan özgürlük” sloganları attı. Yürüyüş sırasında İstiklal Caddesi üzerinde yeni açılan alışveriş merkezi Demirören AVM’nin önünden geçerken, “Demirören sıra sana gelecek” diye tepki gösterildi.

Galatasaray Meydanı’na ulaşan grup burada, sirenlerin çalması ile birlikte Çernobil faciasının patladığı anı anımsatarak, ölüm anını canlandırmak üzere, kısa süreli olarak yerlere yattı. Daha sonra grup adına Karadeniz İsyandadır Platformu üyesi İstanbul Üniversite öğrencisi Emel Çolak açıklama yaptı. Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren’in “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır”, Başbakan Turgut Özal’ın “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” dediğini hatırlatan Çolak, devlet tarafından işlenen bu suçun, bütün ölümlere ve bilimsel verilere rağmen kabul edilmediği gibi “küstahça” örtülmeye çalışıldığını söyledi.

‘Çernobil’in çocukları olarak her gün öldük’

“Nükleer karşıtı olmamız için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek yoktu. Bizler 25 yıldır bu ülkede ‘Çernobil’in Çocukları’ olarak her gün öldük” diyen Çolak, “Sevdiklerimizi, dostlarımızı, yakınlarımızı toprağa koyduk. 25 yıldır her gün, her saat nükleere ve bunu başımıza bela eden sisteme lanet ettik. Bugün bir kez daha, başta nükleer santraller olmaz üzere, yaşamımızı yok eden sözde enerjilere isyan ediyor, bunları başımıza bela eden sisteme lanet okuyoruz. Bizler nükleere karşı çıkarken, iktidara ve şirketlere ne bir alternatif sunuyoruz ne de ‘uzlaşalım’ diyoruz. Çünkü biliyoruz ki, yaşamın alternatifi olmaz” diye konuştu.


Çolak, açıklamasını “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? 25 yıldır, radyasyonlu çaylar, fındıklar, sütler ile öldürüldüğümüz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye sorarak, bitirdi.

Kaynak: Ekoloji Ağı



14 yılda 241 Polis Tecavüzü Yaşandı

Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu'nun 14 yılı kapsayan raporuna göre, en fazla polis, asker, özel tim ve infaz koruma memuru taciz ile tecavüz etti. Tecavüzde 241 ile polis rekoru elinde tutarken, şu ana kadar hiçbiri yargılanmadı. 331 mağdur kadından 250'sinin Kürt olması da dikkat çekiyor.

Gözaltında tecavüzde rekor polisin

Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu, kurulduğu 1997 yılından itibaren, gözaltında taciz ve tecavüze uğrayan bir çok kadına hukuki destek verdi. Büronun 14 yıldır yürüttüğü faaliyetlere ilişkin çarpıcı bilgiler yer alıyor. Taciz ve tecavüz olaylarına ilişkin şu ana kadar 331 kadın başvuruda bulunarak, yardım talebinde bulunurken, faillerde polisin rekoru kimseyi kaptırmadığı dikkat çekiyor. 241 taciz ve tecavüzcü polis bulunuyor.

Mağdurların çoğu Kürt

Şimdiye kadar hukuk bürosuna başvuran kadınlardan 250'si Kürt iken, başvuranlar arasında 76 Türk, 1 Alman, 4 Roman, 1 Bulgar, 1 Rumen, 1 Avusturyalı bulunuyor. Adlarına başvuru yapılan kadınlardan 2'sinin intihar etmesi, birinin işkencede öldürülmesi, 14 yaşındaki bir kız çocuğunun ise akrabaları tarafından 'namus' adıyla katledilmesi, yaşananların sonuçlarını ve tahribatları gözler önüne seriyor.

Başvuranlardan gözaltında tecavüz ve taciz mağduru kadınların sayısı 21 iken, diğer vakalar ise şöyle: 4 kişi zorla fuhuş, 1 basın yoluyla taciz, 8 işkence sonucu bebeğini düşürme, 10 çocuklarıyla birlikte işkenceye maruz kalma, 5 tecavüze uğradıktan sonra hamile kalan, 5 bekaret kontrolüne maruz kalma.

Mağdur sayısı daha fazla

Gözaltında Cinsel ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu'nun kurucusu ve sözcüsü Avukat Eren Keskin, 14 yıl içinde başvuran 331 kadından 79'unun tecavüze maruz kaldığını söylerken, aslında bu rakamın daha fazla olduğunu söyledi. Faillerin çoğunluğunun polis olduğuna dikkat çeken Keskin, "Kürdistan'daki şiddet ve korku dikkate alındığında başvuran kadın sayısı gerçek mağdur sayısının çok altında olduğunu düşünüyorum" dedi.

Kürt illerinde tecavüzün bir savaş politikası olarak uygulandığını vurgulayan Keskin "Binlerce kadın bu mağduriyeti yaşadı. Ama askerler hakkında şikayette bulunmak polisi şikayet etmekten daha zor olduğu için bir çok asker aslında şikayet edilemedi. Erlerden ziyade amirler suç işleyenlerin başını çekiyor. Amirin haberi olmadan hiçbir asker böyle bir suçu işleyemez" diye aktardı.

'Bu bir devlet politikası'

Taciz ve tecavüz olayında devlet görevlilerinin oranının yüksek olmasının şok edici olduğunu vurgulayan Av. Keskin şöyle konuştu: "Kadına yönelik şiddet aslında bir devlet politikası. Özellikle bir dönem çok açık bir biçimde uygulandı ve hala uygulanıyor. Burada sadece cinsel işkenceyi yapanlar değil, suçlu olanlar onları yeterince sorgulayıp dava açmayan savcılar da suçlu. Örneğin N.Ç davası 8 yıl sürdü ve burada 12 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz ve bu mahkeme aslında tecavüzcülerin suçuna ortak oldu."

Şiddet sürekli devam ediyor

Türkiye"de cinsel taciz ve tecavüzün belgelenmesinin önündeki en büyük engelin Adlı Tıp Kurumu olduğunu kaydeden Av. Keskin, Türkiye'de halen bu tip suçların ispatında tek ve kesin delil olarak adlı tıp raporlarının kabul edildiğini vurgulayarak, hastane ve bağımsız hekimlerden alınan raporun delil sayılmadığını belirtti. Bir devlet memurunun yaptığı bir işkenceyi, başka bir devlet memuru tarafından rapor edilmek istendiğine ve bunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne aykırı olduğuna dikkat çeken Av. Keskin, bu durumun işkencenin devlet politikası olduğunun bir kanıtı olduğunu söyledi.

Adli kıskaç çabası

Mağdur kadınların şiddete uğramasının ardından adli makamların kıskacına girdiğini vurgulayan Av. Keskin rapordaki şu verilere dikkat çekti: Suç duyurusu nedeniyle ağır baskıya maruz kalan 34 kadın. Gördüğü baskı sonucu 40 kadın yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalmış. 51 kadın korkutma, tehdit, tekrar gözaltına alınma veya işkenceye maruz kalmış. 41 mağdura dava açılmış. 2 kadın hakkında da cezaevindeyken disiplin soruşturma açılmış.

Mahkumiyet yok

Mağdurların yaşı da dikkat çekiyor. 10-18 yaş arasında 42, 18-67 arasında 289 vaka var. Taciz ve tecavüz olaylarındaki failerden 241'i polis iken faillerin 91'nin asker, 17'sinin özel timci, 15'inin korucu, 45'nin infaz koruma memuru, 4'nün itirafçı, 1'inin gazeteci Fatih Altaylı, 24'ünün adli tutuklu, 1'inin belediye başkanı, 1'inin adliye bekçisi ve birinin de öğretmen olması dikkat çekti. Ancak yüksek rakama rağmen tecavüzcü ve tacizci polislerden ve askerlerden hiç birinin mahkum olmaması dikkat çekti.

Zeynep KURAY
Kaynak: ANF

25 Nisan 2011 Pazartesi

25. Yılında Çernobil'e Lanet, Nükleere Hayır Yürüyüşü!

ÇERNOBİL’İ YAŞAYAN, TANIK OLAN, YAKINLARINI KAYBEDEN İNSANLARIN KATILIMI VE AÇIKLAMALARIYLA;

25. Yılında Cernobil'e Lanet, Nükleere Hayir Yürüyüsü! Basın Açıklaması

Yaşam, doğa ve kültürümüz, iktidarların ve şirketlerin topyekün yoğun saldırısıyla karşı karşıya… Kapitalistlerin doymak bilmeyen kar hırsı için, Anadolu’ya can veren derelerimiz HES adı altında şirketlere satılıyor; yerküre termik santral ve madencilikle zehirleniyor… Bugün Çernobil'in etkileri halen devam ederken, Fukuşima ile bir kez daha sarsılıyoruz. 26 Nisan 1986’da gerçekleşen Çernobil nükleer felaketinin üzerinden tam 25 yıl geçti. 25 yıldır bizler, başta Karadenizliler olmak üzere ölüme mahkum edildik.

Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren, “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır”, Başbakan Turgut Özal "Radyoaktif çay daha lezzetlidir" diyebiliyor; Sanayi Bakanı Cahit Aral ise halkın huzurunda radyasyonlu çay içebiliyordu.

Yıllar önce devlet tarafından işlenen bu suç, bütün ölümlere ve bilimsel verilere rağmen kabul edilmediği gibi üstü küstahça örtülmeye çalışıldı; bugün bu tavır aynı vurdumduymazlıkla devam etmektedir.

Japonya’da yaşanan felaket sonrası Fukuşima’daki patlamalar ve radyoaktif sızıntının etkileri hala canlı ve dünyada nükleer karşıtlığı hız kazanırken, nükleer santralı evdeki tüpgaza indirgeyerek Sinop’a, Mersin’e ve 3. bir bölgeye daha nükleer santral yapmayı planlayan bu dayatmacı zihniyete boyun eğecek değiliz.

Bizlerin nükleer karşıtı olmamız için, Fukuşima'da nükleer kaza olmasına gerek yoktu. Bizler 25 yıldır bu ülkede "Çernobil'in Çocukları" olarak hergün öldük. Sevdiklerimizi, dostlarımızı, yakınlarımızı toprağa koyduk. 25 yıldır her gün, her saat nükleere ve bunu başımıza bela eden sisteme lanet ettik.

Havamızı, suyumuzu, toprağımızı yüzyıllar boyunca radyasyonla zehirleyecek Çernobil'in 25.yılında, bir kez daha Çernobil'e Lanet, Nükleere Hayır! diyeceğiz.

25 yıldır yaşadıklarımızla, hikayelerimizle, isyanımızla geliyoruz!

ÇERNOBİL’İ YAŞAYAN, TANIK OLAN, YAKINLARINI KAYBEDEN İNSANLARIN KATILIMI VE AÇIKLAMALARIYLA;

Başta Nükleer Santraller olmak üzere, yaşamımızı yok eden sözde enerji projelerinin ardındaki talan, rant ve sömürüye karşı isyandayız, sokaktayız.

Tarih: 26 Nisan 2011 Salı saat: 19.00
Yer: Taksim Tramvay Durağı (Taksim Meydani)

Detaylar yakında duyurulacaktır. Her turlu katki, destek ve oneriniz icin: karadenizisyandadir@gmail.com

Karadeniz İsyandadir Platformu

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://cernobiliyasamak.wordpress.com/
http://www.karadenizisyandadir.org/

Kaynak: Karadeniz İsyandadır

24 Nisan 2011 Pazar

Kaybedilen Ermeni Aydınlarıyla Öldürülen Çocuklar Galatasaray'da

Cumartesi anneleri/insanları 317. buluşmasında 23 Nisan Çocuk Bayramı ve 24 Nisan 1915 Ermeni Kıyımı'nın başlangıç günü nedeniyle "katledilen/kaybedilen çocuklar ve Ermenileri" andı.

Nilay VARDAR

Cumartesi anneleri/ insanları 317. buluşmasında faili meçhul cinayetlerde yitirilmiş çocukları ve 24 Nisan 1915 Ermeni Kıyımı'nda kaybedilenleri andı.

Kuzenler Zeki Diril ve İlyas Diril 1994'te Şırnak'ta işkencede kaybedildi. Zeki'nin babası Apro Diril Keldanice yaptığı konuşmada, "Oğlum ve yeğenim, göz altında işkence ederek öldürdüler; hala haber yok" dedi.

"Çocuk bayramını kutlamayı reddediyoruz"

İnsan Hakları Derneği (İHD) kaybedilen çocuklarla ilgili yaptığı ilk açıklamada, "Çocukların katledildiği/kaybedildiği bu topraklarda çocuk bayramını kutlamayı reddediyoruz" dedi.

* Devleti yönetenler 23 Nisan Çocuk Bayramı nedeniyle yine "çocuklar geleceğimizdir" dediler. Kimse devlet eliyle kaybedilen/katledilen çocuklardan bahsetmedi.

* Başbakan'a devletin gücü ve desteğiyle, aralarında bebeklerin de olduğu, güvenlik güçlerinin silahlarından çıkan kurşunlarla, attıkları gaz bombalarıyla, döşedikleri mayınlarla çocukluğunu yaşayamadan öldürülen çocukları hatırlatıyoruz.

"Kaybedilen 19 çocuğun bilgilerini sunuyor, yüzleşme istiyoruz"

* Annesini babasını, kardeşini, gözaltında, faili meçhul cinayetlerde yitirmiş yüzlerce çocuğun olduğunu hatırlatıyoruz.

* Başbakan'a bu çocuklarla ilgili tarih, isim içeren bilgiler veriyoruz ve soruyoruz; ne zaman bu gerçekle yüzleşeceksiniz .

"139 Ermeni aydının mezar taşı bile yok "

İHD, 24 Nisan 1915'te kaybedilen Ermenilerle ilgili yaptığı açıklamada, "96 yıldır resmi inkarcılık politikalarından vazgeçsinler" dedi.

* 24 Nisan 1915'te İttihat ve Terakki hükümetinin emriyle İstanbul'da yaklaşık 220 Ermeni aydın evlerinden göz altına alındı.

* Bu aydınlar bir gecede toplanıp Haydarpaşa'dan trenlerle Anadolu'nun içlerine gönderildi. 139'u bir mezar taşı bile olmadan yok olup gitti.

* 24 Nisan İstanbul tutuklamaları, Ermeni varlığına devlet eliyle son verilmesinin başlangıç noktası oldu.

* Önce kamuoyu oluşturabilecek, itiraz edebilecek Ermeni entelektüelleri susturuldu; sonra sistematik ve programlı yok etme politikası hayata geçirildi.

"96 yıllık gerçekle bugün olmasa yarın yüzleşmek zorundasınız"

* Teşkilat'ı Mahsusu zihniyetiyle yüzleşmediğimiz için darbeci, katliamcı gelenek devam etti.

* Çok uluslu Osmanlı imparatorluğunun Türkleştirme çabaları, tehcir ve kıyım yoluyla etnik arındırmanın bir yönünü oluşturdu.

* Devleti yönetenler 96 yıldır resmi inkarcılık politikalarıyla gerçekleri gizleyebileceklerini düşündüler; düşünüyorlar.

* Gerçeklerden kaçmak mümkün değil, bugün değilse yarın karanlık tarihinizle yüzleşmek zorunda kalacaksınız. Geçmişimizdeki utançlardan kurtulmadan aydınlık bir gelecek kuramayız.

Açıklamanın ardından 1994'te kaybedilen üniversite öğrencisi İsmail Bahçeci'nin "çocuk olmak" üzerine yazdığı şiir okundu.

Buluşmada 1996'da kaybedilen lise öğrencisi Güven Karakaş'ın annesi göz yaşlarıyla "Yeter artık, başbakan duy sesimizi. Kürtsek suçumuz ne verin oğlumu gerin" diye haykırdı.

Kaynak: Bianet

23 Nisan 2011 Cumartesi

'Akkuyu'ya Santral Yapmak Kaygı Verici'

AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, sismik etkinliğiyle bilinen bir bölge olan Mersin Akkuyu’ya nükleer santral yapılması planının kaygı verici olduğunu belirtti.

AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, Avrupa Parlamentosunda, bazı üyelerin Türkiye’nin “Akdeniz kıyısına” Mersin Akkuyu’da yapmayı düşündüğü nükleer santralle ilgili soru önergelerini yanıtladı.

Füle, yanıtında Komisyonun Türkiye’nin nükleer enerji emellerinden haberdar olduğunu ve Türkiye’yi AB standartlarıyla aynı yüksek nükleer güvenlik düzeyi sağlayan nükleer mevzuat çerçevesini kabul etmeye çağırdığını bildirdi. Stefan Füle, Akkuyu’ya inşa edilmesi düşünülen nükleer santral konusunda ise şöyle dedi: “Akkuyu’daki nükleer enerji santrali için planlara gelince, Türk yetkililerin sismik etkinliğiyle bilinen bir alanda nükleer enerji santrali inşa etme kararı kaygı verici bir konudur.”

'Akkuyu’ya santral yapmak kaygı verici'

AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, sismik etkinliğiyle bilinen bir bölge olan Mersin Akkuyu’ya nükleer santral yapılması planının kaygı verici olduğunu belirtti.

AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, Avrupa Parlamentosunda, bazı üyelerin Türkiye’nin “Akdeniz kıyısına” Mersin Akkuyu’da yapmayı düşündüğü nükleer santralle ilgili soru önergelerini yanıtladı.

Füle, yanıtında Komisyonun Türkiye’nin nükleer enerji emellerinden haberdar olduğunu ve Türkiye’yi AB standartlarıyla aynı yüksek nükleer güvenlik düzeyi sağlayan nükleer mevzuat çerçevesini kabul etmeye çağırdığını bildirdi. Stefan Füle, Akkuyu’ya inşa edilmesi düşünülen nükleer santral konusunda ise şöyle dedi: “Akkuyu’daki nükleer enerji santrali için planlara gelince, Türk yetkililerin sismik etkinliğiyle bilinen bir alanda nükleer enerji santrali inşa etme kararı kaygı verici bir konudur.”

AB Komisyonu’nun enerji politikalarından sorumlu üyesinin, 15 Martta, Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunaminin nükleer tesisleri etkilemesi sonrasında ilk üst düzey konferans çağrısında bulunduğunu hatırlatan Füle, konferansın nükleer tesislerin kapsamlı bir güvenlik ve risk değerlendirmesi için bir Avrupa yaklaşımı ilkesine destek verdiğini belirtti.

Füle, AB Konseyinin Komisyonu, nükleer tesislerin güvenliği konusunda, var olan yasal çerçeve ve düzenleme çerçevesinin 2011 yılı sonuna kadar gözden geçirmesi konusunda görevlendirdiğini de belirtti.

AB Komisyonu’nun enerji politikalarından sorumlu üyesinin, 15 Martta, Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunaminin nükleer tesisleri etkilemesi sonrasında ilk üst düzey konferans çağrısında bulunduğunu hatırlatan Füle, konferansın nükleer tesislerin kapsamlı bir güvenlik ve risk değerlendirmesi için bir Avrupa yaklaşımı ilkesine destek verdiğini belirtti.

Füle, AB Konseyinin Komisyonu, nükleer tesislerin güvenliği konusunda, var olan yasal çerçeve ve düzenleme çerçevesinin 2011 yılı sonuna kadar gözden geçirmesi konusunda görevlendirdiğini de belirtti.

Kaynak: Evrensel

23 Nisan'ı Kutlamamak İçin 23 Neden!

Gündem Çocuk Derneği, "Tüm Türkiye; siyasetçisi ile yurttaşı ile 28 milyon çocuğu görmezden gelmeye devam ediyorken 23 Nisan'ı kutlamak içimizden gelmiyor" dedi; 23 Nisan'ı kutlamamak için yüzlerce nedenden 23'ünü sıraladı.

Gündem: Çocuk! Çocuk Haklarını Tanıtma, Yaygınlaştırma, Uygulama ve Uygulamaları İzleme Derneği, kız çocuklarının erken ve zorla evlendirildiği, askeri mühimmatla oynarken yüzlerce çocuğun öldüğü ve sakat kaldığı, okullarda güvenlik kurallarının uygulanmadığı, çocukların anadillerinde eğitim alamadığı bir ülkede 23 Nisan'ı kutlamamak için yüzlerce neden bulunduğunu açıkladı.

"23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutlamayabilmeyi, kutlu olsun diyebilmeyi isterdik.

Ama içimiz elvermiyor.

Tüm Türkiye; siyasetçisi ile yurttaşı ile 28 milyon çocuğu görmezden gelmeye devam ediyorken 23 Nisan'ı kutlamak içimizden gelmiyor.

Kutlamamak için yüzlerce sebep var. İşte size 23 neden:

1- Kız çocuklarının 12 yaşında gelin, 13 yaşında anne oldukları bir ülkede,

2- Açık alanda buldukları askeri mühimmat yüzünden ölen 300'den fazla, sakat kalan binlerce çocuk olduğunu bile bile,

3- 6 yaşında okul yöneticilerinin ihmali yüzünden ölen Efe'nin ve hesabı sorulmayan Efe gibi nice çocuğun ardından,

4- Yolda annesinin elinden tutup yürürken açık bırakılan foseptik çukuruna düşüp ölen Damla'nın ülkesinde,

5- Akıl almaz ihmaller yüzünden ölen her çocuğun ardından hala "bunlar münferit olaylar" diyebilen aymazların görevde kaldığı bir yerde,

6- Çocukları masumiyet timsali ilan eden, "çocuklar geleceğimizdir" edebiyatı yapan ama bir yandan da çocukları terorist ilan ederek 12 yaşında hapishaneye gönderenlerle birlikte,

7- Kaybolan çocukların, ebeveynleri seslerini Cumhurbaşkanı'na duyuramadığı bir ülkede,

8- Bütün yıl çocukları görmezden gelip 23 Nisan'da koltuklarını göstermelik olarak çocuklara bırakan bürokrat ve siyasetçilerle yanyana,

9- Çocukların anadillerinde eğitim alamadıkları için yaşadıkları dramı görmezden gelerek,

10- Mizgin'i, Ceylan'ı, Uğur Kaymaz'ı ve nicelerini öldürenler ya cezasız kaldıkları ya da göstermelik cezalarla kurtuldukları için,

11- Çocukları en güzel yıllarında hala yarış atı gibi sınavdan sınava koşturduğumuz için,

12- Çocuklarla ilgili gündemi, onlara gördükleri yerde oyuncak vermekten ibaret olan siyasetçilerle,

13- Çocuk haklarının konuşulduğu bir toplantıda başbakanın karşısında görüşlerini açıklama cesareti gösteren iki çocuk yaka paça dışarı atıldığı ve yasadışı alıkonduğu için,

14- Reklamlarda çocuklar her gün daha fazla daha fazla kullanıldıkları ve kimse buna ses çıkarmadığı için,

15- Her gün daha fazla çocuk cinsel istismara veya tecavüze uğradığı için,

16- Çocuklara karşı şiddeti engelleyemediğimiz için,

17- Okula gidemeyen bir milyondan fazla çocuk olduğunu bile bile,

18- Okula gidebilenlerin aldıkları eğitimin yetersiz ve yanlışlıklarla dolu olduğunu görerek,

19- Yoksulluk varken, yatağa aç giren çocuklar varken,

20- Hastanelerinde toplu yenidoğan bebek ölümlerinin engellenemediği, sorumluların hala bakan koltuğunda oturduğu bir ülkede,

21- Nüfusa kaydı olmayan 2 milyon çocuğun olduğunu görmezden gelip,

22- Yavaş işleyen yargı yüzünden binlerce çocuğun kapalı cezaevlerinde boşyere yattığını bile bile,

23- Yüzbinlerce çocuğun sokaklarda yaşadığı, çok daha fazlasının güvencesiz ve kayıtsız olarak çalıştırılmasına göz yumulduğu Türkiye'de,

23 Nisan'ı kutlamaya utanıyoruz!

Bu ülkenin çocuklarının yüzüne bakabilmek için; Türkiye'de gündem çocuk olana kadar, 23 Nisan gerçekten çocukların olana kadar 23 Nisan'ı kutlamıyoruz!

Müftülükten Çocuklara: Tek Yanıt, Tek Din, Tek Doktrin

"Çocuklar için sorular" başlığı altında hazırlanmış sorular ve yanıtlar, bilgilendirme değil, bir inancın doktrin olarak sunulması işlevini görüyor. Sunum ve soruların soruluş şekli, doktrinin ezberlenmesi üzerine kurulu yaklaşımı yansıtıyor.

Serdar DEĞİRMENCİOĞLU

Bir süre önce Milliyet Gazetesi muhabiri Umut Koşan Ankara Altındağ İlçe Müftülüğü web sitesinde, "Çocuklar için sorular" başlığı altında çocuklara yönelik olarak hazırlanmış bir dizi soru-yanıt hakkında benim görüşlerimi istedi.

Daha ilk bakışta dogmatik bir anlayışı yansıttığı hissedilen bu soru-yanıt dizisi, Bursa İl Müftülüğü ve e-muftuluk web sitelerinde de yer alıyor.

"Çocuklar için sorular" başlığı altında hazırlanmış 55 soru var. Soru-cevap şeklindeki sunum ve soruların kurgusu, doktrin (öğreti) ezberi üzerine kurulu bir yaklaşımı yansıtmakta. Sorular ve yanıtlar, belli ki, ezberci eğitimden geçmiş birileri tarafından yazılmış ve bir doktrin sunumu olarak düşünülmüş.

Sayısal sorular

"Peygamberimizin kaç adı vardır?" gibi bir soru (Soru 19), ne bir çocuğun sorabileceği türden bir sorudur, ne de bir çocuğa yararlı olabilecek bilgi üretebilir. Bu soruya verilen yanıt şöyledir: "Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lazımdır ve şunlardır: Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud (a.s.)" Bu yanıt kesin doktrini yansıtmaktadır. Peygamberin adları mutlaka güzel olmak zorundadır ve bir çocuğun bunları sorgulamadan bellemesi gerekir.

"Allah kaçtır?" (Soru 1) sorusu da bir çocuğun sorabileceği türden bir soru değildir. Daha önemlisi, Türkçe ile uyumlu değildir ve böyle bir sorunun günlük yaşamda duyulması söz konusu bile olamaz. Soru ve yanıtların bir bölümü bir çocuğun, hatta yetişkinin anlayamayacağı kavramlarla(örn., zürriyet) yazılmıştır. Burada Arapça'nın bir ayrıcalıklı ulvi dil olarak yüceltildiği görülmektedir.

Sözel sorular

Metin, aslında çocukların bir konuyu anlamasına yardımcı olmaktan çok, bir doktrinin akıl oyunları ile anlatılmasını içermektedir. "Galû Bela" zamanı ile ilişkili iki soru tam da bunun göstergesidir. Burada amaç öğrenme değil, çocuğun, "Galû Bela" zamanından beri Müslümanım" demesidir.

Tek yanıt, tek din

Doktrine dayalı soru-yanıt kurgusunda her sorunun tek yanıtı olabilir. Bu kurguyu düşünenler için her sorunun yanıtı belli olduğu gibi, her çocuğun dininin ne olduğu da bellidir. Her çocuğa tek din uygun görülmesi ve bunun bir resmi kurumun web sitesinde olması, çok uzun süredir çözülemeyen bir sorunun göstergesidir. Bu sorun, Türkiye'de her çocuğun Müslüman olduğunun ve Müslümanlığın belirli bir geleneğinden geldiğinin varsayılması veya her çocuğa Müslüman olmanın ve Müslümanlığın belirli bir geleneğinin anlayışının dayatılmasıdır.

Dogmacı ve dayatmacı anlayış

Özetle, bu soru ve yanıtlar, bilgilendirmek için değil, bir inancın doktrin olarak sunulması ve çocukların bu inanca doğrudan yönlendirmesi için hazırlanmıştır. Sunum ve soruların soruluş şekli, doktrinin ezberlenmesi üzerine kurulu yaklaşımı yansıtmaktadır.

Bu yaklaşım Türkiye'de gayet yaygın olan dogmatik ve dayatmacı çocuk anlayışında baskındır. Dogmatik ve dayatmacı çocuk anlayışında, çocukların din, millet, vatan, bayrak gibi kutsallaştırılmış kavramları tartışması kesinlikle kabul edilmemektedir. Bu kavramlar kutsaldır ve kutsal oldukları için doğrudan öğrenilmeleri ve sürekli anımsatılmaları gerekir.

Çocuklar için hazırlandığı izlenimi verilen soruların hiçbiri çocuklardan gelmiş sorular olamaz ve hiçbiri çocukların yararı düşünülerek hazırlanmış değildir. Sorular da ezberci bir yaklaşımdan geçmiş birileri tarafından yazılmış ve bir doktrin sunumu olarak düşünülmüştür. Soru ve yanıtların bir bölümünü bir çocuğun anlaması mümkün değildir.

Bu metnin bir resmi kurumun web sitesinde olması, çok ciddi bir sorunun göstergesidir. Bu sorun, Türkiye'de her çocuğun Müslüman olduğunun ve Müslümanlığın belirli bir geleneğinden geldiğinin varsayılması; ve her çocuğa Müslüman olmanın ve Müslümanlığın belirli bir geleneğinden gelmenin dayatılmasıdır.

Oysa Türkiye'de tek bir inanç ve tek bir İslam geleneği yoktur. Laik bir düzende devlet eliyle tek bir inancın propagandasının yapılması ve bunun çocuklara dayatılması kabul edilemez.

Kaynak: Bianet

22 Nisan 2011 Cuma

Adana'da Kiliseye Kılıçlı ve Bıçaklı Saldırı

Adana'da İtalyan Katolik Kilisesi'ne kılıç ve bıçaklarla gelen iki saldırgan rahip Dondu'nun kilisede olmadığını öğrenince heykelleri ve eşyaları tahrip etti. Saldırganlar, saldırıyı kendilerinden İncil dağıtılmasını istedikleri gerekçesiyle yaptıklarını söylediler.

Adana'da "Bebekli Kilise" olarak bilinen Aziz Pavlus Latin İtalyan Katolik Kilisesi'ne kılıç ve bıçaklarla gelen iki saldırgan, rahip Farancis Dondu'yu sordu. Dondu'nun kilisede olmadığını öğrenen saldırganlar, kilisede bulunan Hz. İsa ve Meryem Ana heykellerini kırıp, eşyaları tahrip etti.

Rahip saldırıdan birkaç dakikayla kurtuldu

Radikal gazetesinin haberine göre, olay dün (21 Nisan) saat 20.00 sularında, cemaatin Paskalya Bayramı için hazırlık ayini için kilisede toplandığı sırada gerçekleşti.

Geçen yıl, İskenderun'da boğazı kesilerek öldüren Katolik Kilisesi Anadolu Havarisel Episkopos Vekili Luigi Padovese'nin yerine vekalet eden Rahip Farancis Dondu, saldırganlar gelmeden birkaç dakika önce, Paskalya Bayramı nedeniyle bir eve takdise gitmesi sayesinde kurtuldu.

Hekelleri kırıp, eşyaları tahrip ettiler

Rahip Farancis Dondu'nun yönetiminde dua eden cemaat, ayin sonrası dağılırken, 26 yaşındaki Serhat E. ile 26 yaşındaki İbrahim K. zile basıp diyafondan çağırdıkları görevliye demir kapıyı açtırdı.

Kapının açılmasının ardından 2 zanlı, yanlarında getirdikleri yaklaşık bir metre uzunluğunda kılıç ve sustalı bıçaklarla kiliseye girdi. Ellerindeki bıçakları vaiz kürsüsüne bırakan iki kişi, "Biz Müslümanız", "Burası Türkiye" ve "Allahu Ekber" diye bağırarak, cemaatten kişilere Rahip Dondu'nun nerede olduğunu sordu.

Rahibin kilisede olmadığı cevabını alan saldırganlar, salonda bulunan Hz. İsa ve Meryem Ana heykellerini kırıp, eşyaları tahrip etti.

Saldırı sürerken kilisenin görevlisi kapıyı saldırganların üzerine kapatıp, polisten yardım istedi. Kiliseye 30 metre mesafede bulunan karakoldan gelen polisler, 2 saldırganı güçlükle etkisiz hale getirdi.

"İncil dağıtmaları istenmiş"

Polis merkezine götürülen saldırganlar, ilk ifadelerinde işsiz olduklarını söyleyerek, "Yolda yürürken bir adam bizimle tanıştı. İşsiz olduğumuzu ona söyleyince, bizi iş vaadiyle kiliseye çağırdı. Bizden aylık 500 lira karşılığında İncil dağıtmamızı istediler. Yapmayacağımızı söyleyince tartıştık. Sonra bıçak alıp geri geldik" dedi.

Saldırganlar, Adana Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde sorgulanmaya başlandı. Kilisenin güvenlik kamerası görüntüleri incelemeye alındı. Olayla ilgili ifade veren Rahip Dondu'nun şüphelileri tanımadığı, bu yönde herhangi bir tehdit de almadığını söylediği öğrenildi.

Kaynak: Bianet

24 Nisan’da İHD ile Eminönü'ndeyiz…

BASINA VE KAMUOYUNA

24 Nisan 1915’te İttihat ve Terakki Hükümeti’nin emriyle İstanbul Ermeni toplumunun siyaset, bilim, edebiyat, sanat ve diğer alanlardaki önde gelen temsilcileri evlerinden toplandı. Amaç, Ermeni toplumunun düşünsel önderlerini yok etmekti. Çünkü karar verilmişti; kısa bir süre sonra Anadolu’nun dört bir yanından Ermeni nüfus binlerce yıllık köklerinden sökülüp atılacak, açlık, sefalet, katliamlar sonucu yok edilecekti. O zaman geldiğinde mümkün olan en az pürüzle karşılaşılması için, sesini yükseltecek kimsenin kalmaması için, Osmanlı Ermeni toplumunun önderlerinin ortadan kaldırılması gerekiyordu.

Bu nedenle 24 Nisan, Ermeni aydınlarının imhasıyla başlayan soykırım sürecinin ilk aşamasını temsil eder.

Ama 24 Nisan yalnızca Ermeni ve Süryani soykırımının simgesi değildir. Bir ülke tarihinin yeniden ve yalanlara dayanılarak yazılmasını, bir halkın varlığının, köklü bir uygarlığın bütün tarihsel mirasıyla birlikte tüm izlerinin silinmesini de simgeleyen bir gündür.

Türkiye’de kentler sır gibi saklanan bir tarihi gizler. İnsanlar hiç bilmeden birçok “suç mahalli”nin önünden geçer. İşte bunlardan biri de, kurtulanların ayrıntılı anılarında geçen Mehderhane, yani İbrahim Paşa Sarayı, yani bugün Sultanahmet meydanındaki “İslam Eserleri Müzesi”dir.

Burası, 24 Nisan gecesi evlerinden alınan şair, yazar, gazeteci, doktor, eczacı, hukukçu Ermeni aydınların, Pangaltı karakolu’nda toplandıktan sonra götürüldüğü ve Haydarpaşa’dan Anadolu’nun içlerine yola çıkarılıncaya kadar tutuldukları Merkez Cezaevi’dir.

Bu yıl İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi olarak 24 Nisan 1915’te tutuklanan ve büyük çoğunluğundan bir daha haber alınamayan Ermeni aydınlarını, İbrahim Paşa Sarayı, bugünki “İslam Eserleri Müzesi” önünde anacak ve “işte” diyeceğiz, “Ermeni aydınlar, ölüm yolculuğuna çıkarılmadan önce burada hücrelerde ve koğuşlarda tutuldu. Burası İstanbul’un suç mahallerinden biridir!”

Kentin gerçek tarihine işaret etmek, 24 Nisan’da ölüme gönderilen Ermeni aydınlarını anmak, adaletin yerini bulması mücadelesine katkıda bulunmak isteyen herkesi 24 Nisan 2011 Pazar günü saat 14.00’te İslam Eserleri Müzesi’nin önünde bizimle birlikte, soykırım kurbanlarının anısı önünde saygıyla eğilmeye çağırıyoruz.

İnsan Hakları İstanbul Şubesi

Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon

TARİH: 24 NİSAN 2011(PAZAR)

SAAT : 14.OO

YER : İSLAM ESERLERİ MÜZESİ

(İbrahim Paşa Sarayı, At Meydanı, Sultanahmet / Eminönü / İstanbul)

Tekel Direnişine Katılan 111 Kişi Sekiz Yılla Yargılanıyor

Geçen yıl 4/C'yi protesto etmek amacıyla Ankara'da düzenlenen Tekel eylemiyle ilgili olarak soruşturma yürüten başsavcılık, aralarında işçilerin, sendika başkanları, parti ve demokratik kitle örgütü yöneticilerinin de bulunduğu 111 kişi hakkında sekiz yıla kadar hapis cezası istendi.



Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 1 Nisan 2010'da Tekel işçilerinin 4/C statüsüne geçirilmelerini protesto için düzenlenen eyleme katılan aralarında sendika başkanları ve sivil toplum örgütü üyelerinin de bulunduğu 111 kişi hakkında ''2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına muhalefet ettikleri'' gerekçesiyle sekiz yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı.

ntvmsnbc'nin haberine göre Basın Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Abdulvahap Yaren'in hazırladığı iddianamede, Tek Gıda-İş Sendikasının, Tekel işçilerinin 4/C statüsüne geçirilmelerini protesto etmek amacıyla Ankara'da 1 Nisan 2010'da eylem organize ettiği ifade edildi.

Kılıç: Biz değil polisler ve yetkililer yargılansın

Hakkında dava açılanlardan Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, bianet'e yaptığı açıklamada 4/C'nin, yani iş güvencesizliği sorununun sadece Tekel işçilerinin değil, tüm emekçilerin sorunu olduğunu ve bu bağlamda bağlı bulundukları Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu'nun (KESK) ve Eğitim-Sen olarak kendilerinin böyle bir etkinlikte yer almalarının en temel haklarından biri olduğunu söyledi.

Kılıç sözlerine şöyle devam etti:

* Anayasanın 25. ve 34. maddeleri dahil olmak üzere ulusal ve uluslararası bir dizi düzenleme bu gibi etkinliklerin sendikal faaliyet gösteren emekçilerin temel hakları olduğunun altını çizer.

* Bu anlamda böylesi bir etkinlikle yargılanması gereken biz emekçiler değiliz; tam tersine, en temel haklarımızı önünde engel çıkartan yetkililer, Ankara sokaklarını savaş alanına çeviren güvenlik görevlileri ve amirleridir.

* Çünkü o gün yapılmak istenen basın açıklaması engellenmiş, güvenlik güçleri tarafından yollar kapatılmış, şehirlerarası yollar kapatılarak katılımcıların merkeze gelmeleri engellenmiş, çok sayıda sendikacı, demokratik kitle örgütü yöneticisi ve milletvekilleri gazlı, coplu saldırıyla karşı karşıya kalmışlardır.

"Türkiye polis devletine dönüşüyor"

* ODTÜ önünde eylem yapan 117 öğrenci hakkında 10 yıla kadar hapis istemiyle dava açılıyor, Aydın'da YGS'yi protesto eden liseliler gözaltına alınıyor, bizim hakkımızda sekiz yıla kadar ceza isteniyor.

* Tüm bunlar Türkiye'nin polis devletine dönüştüğünün göstergesidir. Gerek yasal, gerek anayasal düzlemde açık ve net şekilde ortaya konmuş olan hukuksal hakların çiğnendiği ve bunların yaşama geçirilmesi konusunda engeller oluşturulduğu gözleniyor.

* Bu, hükümetin demokratikleşme söylemleriyle ciddi anlamda çelişiyor. Gerçek anlamda demokratikleşmenin var olması, hakların çiğnenmesini değil, var olan hakların geliştirilmesini beraberinde getirmelidir.

* Bu sürecin belirtilen biçimiyle devam etmesi Türkiye'de demokratikleşme sürecinin gidişatı noktasında olumsuz bir işaret olacaktır. Bu dava hem demokratik hak ve özgürlüklerin hem de örgütlenme ve ifade özgürlüğünün önünde önemli br engel olarak yer alacaktır.

"Ben polisi severdim; ama orada polisin gerçek yüzünü gördüm"

TEKEL işçilerinden olan ve Ankara'daki sürece sonuna kadar şahitlik eden Kerem Kılıç ise bugün haklarında hapis istemiyle dava açılan kişilerin, kendilerine destek oldukları için, emeğin yanında durdukları için yargılandıklarını söylüyor.

Bugün haklarında dava açılanlar için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarını söyeyen Kılıç, sözlerine şöyle devam etti:

* Bu arkadaşlar bize kol kanat gerdiler, bize yardımcı oldular. Biz orada soğukta, ıslak beklerken bize iç çamaşırı bile getirdiler. Bize sahip çıktılar. Bu insanların yargılanması kadar saçma bir şey olamaz.

* Biz orada demokratik haklarımızı kullandık. Kimse taş, molotof atmadı, cam kırmadı. Kimseye saldırı olmadı.

* Buna rağmen insanlar havuza atıldı, gaz ve cop yedi, gözaltına alındı, kadınlar yerlerde sürüklendi. Bütün zulmü orada emekçiler gördü. Orada açık ve net şekilde emek düşmanları bize saldırıda bulundu. Başta hükümet ve polis sorumludur yaşananlardan.

* Komiser bana "bunlara inanmayın, bunlar marjinal insanlar, sizi kullanıyorlar" dedi. Ben önceden televizyonda çatışma görüntüsü gördüğüm zaman hep 'bu insanlar devletten ne istiyor' diye sorardım ve hep polisin haklı olduğunu düşünürdüm. Ancak, biz en temel demokratik hakkımızı kullanırken polisin şiddetini ve acımasızlığını gördük.

* Demek ki, öğrencilere, işçilere, memurlara karşı da polis böyle davranıyormuş. Bu, televizyondan doğru anlaşılmıyormuş. Ben polisin zulmünü yaşayınca anladım.

* Ben bunu komisere de dedim; "polise bakışımızı değiştiren siz oldunuz" dedim.

Kaynak: Bianet

21 Nisan 2011 Perşembe

Karısını Öldüren Şanlı, Facebook'tan "Tahrik Olmuş"

Malatya'da geçen kocasının bıçaklayarak öldürdüğü Kadime Şanlı'nın Facebook sayfasında yer alan kişisel bilgileri, mahkeme tarafından "tahrik unsuru" sayıldı. Sanık, müebbet ile yargılanırken, 16 yıl ceza aldı.

Malatya'da kocası Hüseyin Şanlı tarafından, 20 Şubat 2010'da bıçaklanarak öldürülen iki çocuk annesi Kadime Şanlı'nın sosyal paylaşım sitesi Facebook'taki sayfası "haksız tahrik unsuru" sayıldı.

CNNTürk'ün haberine göre, Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada hazır bulunan sanık Hüseyin Şanlı'nın avukatı Bayram Özcan, önceki duruşmadaki taleplerini yineleyerek, Kadime Şanlı'nın, sosyal paylaşım sitesindeki sayfasında evlilik öncesi soyadını kullandığını ve ilişki durumunu belirtmediğini kaydetti.

Kızlık soyadı ve "ilişki durumu" tahrik unsuru oldu

Kadime Şanlı'nın öldürülmesiyle ilgili davanın yargılama sürecinde yapılan incelemelerde kadının sosyal paylaşım sitesi üzerinden paylaştığı bilgilerin gerçeği yansıtmadığına kanaat getiren mahkeme, "evlilik durumu", "soyadı" gibi bilgileri doğru yazmadığını tutanağa geçirdi.

Önce müebbet, sonra 16 yıl

Cumhuriyet savcısının mütalaasını verdiği duruşmada kararını açıklayan mahkeme, sanık Hüseyin Şanlıyı önce karısını öldürdüğü için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Ancak sanığın suçu (kendisini aldattığını iddia ettiği kadının sosyal paylaşım sitesindeki kişisel bilgiler nedeniyle) "haksız tahrik" altında işlediğine kanaat getirerek, cezanın 20 yıla indirilmesine ve mahkemedeki iyi hali nedeniyle de 16 yıl 8 ay olarak uygulanmasına hükmetti.

Kaynak: Bianet

24 Nisan 1915 Mum ve Karanfillerle Anılacak

DurDe Girişimi öncülüğünde, 24 Nisan 1915 Ermeni Kıyımı'nda kaybedilenler Ankara, İstanbul, Diyarbakır ve Bodrum'da mumlar ve karanfillerle anılacak. Girşim yarın "24 Nisan 1915'te Ne Olmustu ?" forumu düzenliyor.

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe girişimi, 24 Nisan 1915 Ermeni Kıyımı'nda kaybedilenler anısına eş zamanlı olarak İstanbul, Ankara, Bodrum ve Diyarbakır'da anma töreni gerçekleştiriyor.

"Ortak acımızı ilan etmeliyiz"

Girişimin çağrı metninde, "insanlığın asli değerlerinde birleşenleri", 24 Nisan'daki "ağır suçun" herkesin "ortak acısı" olduğunu ilan etmeye çağırıyor. Çağrı metninden satır başları:

* 24 Nisan 1915, asırlardır bu ülkenin diğer halkları ile birlikte yan yana yasamakta olan Ermeni halkının yurdundan devlet zoruyla koparılıp yüz binlercesinin ölduğu, öldürüldüğü, sürüldüğü ve her türlü zulme maruz kaldığı felaketin başladığı gündür.

* O tarihten bu yana devlet ve hükümetler, bu korkunç olayın üstünü örtmeye, dahası -isyan gibi nedenlerle- meşru göstermeye çalıştı. Oysa hiçbir gerekçenin hakli gösteremeyeceği bu ölümcül sürgün açıkça insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.

* Devletin bu suçu inkâra dayalı resmi politikası sürdükçe o tarihten beri bu ülke insanlarının yüreğinde gizli gizli kanayan yara derinleşmekte; aklimizi, vicdanimizi, hak-adalet duygumuzu daha fazla felç etmektedir.

Anma pazar günü (24 Nisan) 17:00'de, Istanbul Taksim Meydani, Ankara Sakarya Meydani, Diyarbakir Insan Haklari Parki, Bodrum Belediye Meydani'nda yapılacak.

"24 Nisan'da Ne Olmuştu ?" Forumu

DurDe Girisimi, 24 Nisan 1915'te ne olduğunu tartışmak için forum düzenliyor. Konuyu tartismak ve sozunu soylemek isteyen herkesi tartisma forumuna davet ediyor.

Kolaylaştırıcılığını DurDe Girişimi'nden Cengiz Algan'ın yapacağı forumda, Agos ve Taraf gazetesi yazarı Ayse Hür, Yüzleşme Derneği'nden Cafer Solgun, EGAM'dan Benjamin Abtan, Bilgi Üniversitesi'nden Doc. Ferda Keskin, Hrant Dink Avukatı Fethiye Çetin, Helsinki Yurttaşlar Deneği'nden Nil Mutluer, Radikal gazetesi yazarı Oral Çalişlar, yazar Osman Köker, Agos gazetesi yazarı Pakrt Estukyan, Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Selim Deringil, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) Senol Karakaş konuşma yapacak.

Forum yarın (22 Nisan) saat 19:00'da Taxim Hill Otel'de yapılacak.

"24 Nisan Ortak Acımız" Çağrısı Yapanlar

Abdullah Demirbas, Adil Kurt, Ahmet Faruk Unsal, Ahmet Insel, Ahmet Kardam, Ahmet Turk, Ali Bayramoglu, Ali Ertem, Alper Gormus, Altan Tan, Atilla Dirim, Attila Tuygan, Aydin Engin, Ayhan Bilgen, Aysel Tugluk, Ayse Hur, Baskin Oran, Bekir Berat Ozipek, Betul Tanbay, Bulent Atamer, Busra Ersanli, Cafer Solgun, Cengiz Aktar, Cengiz Algan, Cercus Tas, Demir Celik, Dogan Tarkan, Emine Ayna, Emrullah Beytar, Emrullah Bingul, Erol Koroglu, Ertugrul Kurkcu, Esra Mungan, F. Levent Sensever, Faik Karadas, Faruk Alpkaya, Fatma Nevin Vargun, Ferda Keskin, Ferhat Kentel, Ferhat Tunc, Fethi Inan, Fethiye Cetin, Garo Paylan, Gaye Boralioglu, Gencay Gursoy, Gulten Kaya, Gulten Kisanak, Haci Mehmet Bozdag, Halil Aksoy, Halil Berktay, Haluk Inanici, Hasan Yalcinkaya, Hayko Bagdat, Hidayet Sevkatli Tuksal, Hilal Kaplan, Huseyin Tanas, Idris Balukan, Ihsan Coskun, Ihsan Nergiz, Inci Hekimoglu, Ipek Calislar, Jale Mildanoglu, Kadir Cangizbay, Kemal Gokhan Gurses, Kerem Tosun, Lale Mansur, Levent Tuzel, Leyla Ipekci, Mazhar Zumrut, Mehmet Bekaroglu, Mehmet Demir, Mehmet Tanhan, Mesut Yegen, Metin Algan, Mithat Sancar, Muhammet Akar, Murat Bozlak, Murat Celikkan, Murat Paker, Mustafa Avci, Nabi Yagci, Nazmi Gur, Necmiye Alpay, Nil Mutluer, Nizamettin Ozturk, Oktay Etiman, Oral Calislar, Orhan Miroglu, Osman Baydemir, Osman Koker, Oya Baydar, Omer Faruk Gergerlioglu, Omer Laciner, Ozdal Ucer, Ozden Donmez, Pervin Buldan, Ragip Duran, Ragip Zarakolu, Roni Margulies, Sadrettin Guvener, Sait Cetinoglu, Sebahat Tuncel, Selim Deringil, Semra Somersan, Serkan Akyildirim, Sirri Sureyya Onder, Sebnem Korur Fincanci, Sehbal Senyurt, Senol Karakas, Seyhmus Diken, Sezai Temelli, Temel Iskit, Tuna Kuyucu, Turan Cengiz, Ufuk Uras, Umit Firat, Umit Kardas, Umit Kivanc, Umit Sahin, Unal Unsal, Ustun Bol, Yakup Kadri Karabacak, Yalcin Ergundogan, Yasemin Goksu, Yildiray Ogur, Yildiz Onen, Zeynep Tanbay, Zozan Ozgokce.

Radyasyon "Çok Yükseğin de Üstünde"

Japonya'da nükleer felaketin yaşandığı Fukushima nükleer enerji santraline gönderilen robotlar, radyasyon oranının "çok yükseğin de üstünde" olduğunu ortaya koydu.
Japonya'da nükleer felaketin yaşandığı Fukushima'da, robotlar aracılığıyla radyasyon ölçümleri yapıldı. Oranın "çok yükseğin de üstünde" olduğu belirlendi.

Ancak buna rağmen, Japon yetkililer umutlu. Yetkililer, hafta sonu açıkladıkları yol haritasından umutlu olduklarını, yıl sonuna kadar nükleer sızıntıyı önlemeyi planladıklarını ve bunun ardından evlerinden edilen binlerce kişinin tekrar evlerine dönebileceğini söylüyor.

Japon hükümeti sözcüsü Yukio Edano, "Bu bölgede yüksek oranda radyasyon beklesem de, eminim Fukushima nükleer enerji santralinin işletmecisi TEPCO ve diğer uzmanlar, yol haritasını uyguladıklarında bu durumu değiştirecekler" dedi.

TEPCO, 2 numaralı reaktörün tribününün zeminindeki 25 bin ton radyoaktif suyu, depolama alanına pompalamaya başladı. En az 6 ay sürmesi beklenen operasyon sonunda, reaktörler için önemli olan soğutma sistemlerinin son durumunu değerlendirme şansı olacak.

Görevliler, yüksek radyasyon nedeniyle reaktöre giremezken, beyaz koruyucu giysiler giyen yüzlerce polis, Fukushima nükleer enerji santralinin çevresinde ceset aramaya devam ediyor.

TEPCO ÖNÜNDE EYLEM

Öte yandan Japon hükümeti ve TEPCO'ya karşı tepkiler giderek artıyor. Halk sokaklara dökülüp TEPCO'nun genel merkezi önünde eylem yaparken, muhalefet ve hükümet partisinden bazı milletvekilleri sorunun üstesinden gelemediğinden dolayı Başbakan Kan'ın istifa etmesi gerektiğini ifade ediyorlar.

Kaynak: Etha

IRSN'den Çernobil'in Yayılma Haritası

Radyolojik Koruma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü'nün (IRSN) yayınladığı haritada Çernobil'deki patlama sonrasında yayılan radyoaktif Cesium 137 izotopu yüklü bulutun hareketi gün be gün izlenebiliyor. Radyoktif bulut Türkiye'yi tümüyle etkisi altına almış.

20. yüzyılın ilk büyük nükleer kazası olan Çernobil Reaktör Kazası, Ukrayna'nın Kiev kentine bağlı Çernobil kentindeki Nükleer Güç Reaktörü'nün 4. ünitesinde 26 Nisan 1986 günü erken saatlerde meydana geldi. Kaza sonrasında, atmosfere büyük miktarda fisyon ürünleri salındığı 30 Nisan 1986 günü tüm dünya tarafından öğrenildi.

En yüksek radyasyon dozlarına, sayıları bini bulan acil durum çalışanları ve Çernobil personeli maruz kaldı. Çalışanların bazıları için maruz kaldıkları dozlar öldürücü oldu. Zaman içinde Çernobil’de çalışan kurtarma personelinin sayısı 600 bini buldu. Bunların bazıları, çalışmaları boyunca yüksek düzeyli radyasyona maruz kaldılar. Çöken radyoaktif iyodinden kaynaklanan çocukluk tiroid kanseri, kazanın en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Kazadan sonraki ilk aylarda, radyoaktif iyodin düzeyi yüksek sütlerden içen çocuklar yüksek radyasyon dozları aldılar. 2002 yılına kadar bu grup içinde 4 binden fazla tiroid kanseri teşhis edildi. Bu tiroid kanserlerinin büyük bölümünün radyoiyodin alımından kaynaklanmış olması çok muhtemeldir.

Bağımsız kaynaklar, yüzlerce yıl boyunca Pripyat ve komşu bölgelerde yerleşimin güvenli olmadığını söylemektedirler. Ayrıca bölgeye giriş çıkışlar hala polis kontrolünde olup bazı bölgelere giriş yapılamamaktadır.

Çernobil nükleer reaktöründeki patlama sonucunda çevre ülkelere yayılan radyoaktif parçacıkların büyüklüğü ve etkileri üzerine kazanın üzerinden geçen yıllarda ciddi bilimsel araştırmaların yapılmamış ve radyasyon seviyesini gösteren sayısal değerlerin açıklanmamış olması, patlamanın hemen sonrasında Türkiye üzerindeki etkilerle ilgili yeterli veriye ulaşmayı imkânsızlaştırmıştır. Ancak Çernobil kazasının Avrupa üzerindeki etkilerini gösteren harita ve çizelgeler, radyoaktif serpintinin çok geniş bir alanda yayıldığını ve Avrupa'daki pek çok ülkeyi doğrudan etkilediğini göstermektedir. Bununla birlikte, pek çok ülkedeki kanser vakalarının artışının nedeninin Çernobil kazası olduğuna ilişkin kuşkular da hâlâ devam etmektedir.

Türk Tabipler Birliği'nin ilk baskısı Nisan 2006'da yapılan "Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye'de Kanser" başlıklı raporunda, Çernobil nükleer reaktör kazası ile Karadeniz bölgesindeki Kanser vakaları arasındaki ilişkinin araştırılması sonuçları kamuoyuna sunulmuştur. Raporda Çernobil'deki patlama sonrasında oluşan radyoaktif bulutların 3 Mayıs 1986 Cumartesi günü Marmara'ya, 4-5 Mayıs günleri Batı Karadeniz'e, 6 Mayıs günü Çankırı üzerinden Sivas'a, 7-9 Mayıs tarihlerinde Trabzon-Hopa'ya ulaştığı, 10 gün sonra da tüm Türkiye'ye radyoaktif parçacıkların yayıldığı belirtilmekte; çalışma sonucunda, Hopa’da kanser görülme sıklığı ile kanser nedeniyle ölümlerin, Türkiye’nin diğer coğrafi alanlarına göre daha fazla görülmesi olasılığının, araştırılmaya değer bir durum olduğunun ortaya çıktığı ifade edilmektedir.

Fransa'da Savunma Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Endüstri Bakanlığı ile Sağlık ve Araştırma Bakanlıklarının ortak yönetimine bırakılan, endüstriyel ve ticari aktiviteleri olan bir kamu kurumu olan Radyolojik Koruma ve Nükleer Güvenlik Enstitüsü'nün (IRSN) yayınladığı haritada Çernobil'deki patlama sonrasında yayılan radyoaktif Cesium 137 bulutunun hareketini gün be gün izleyebilirsiniz.

26 Nisan - 9 Mayıs 1986 günleri arasında görüldüğü gibi hareket eden radyoaktif bulut Türkiye'yi de tümüyle etkisi altına almış. Renklerin kodlarına gelince, sarı 100 becquerel (Becquerel: radyoaktivitenin etkisine ilişkin ölçme birimi), kırmızı ise en tehlikeli olan 1000 becquerel derecesini gösteriyor.

Kaynak: Cumhuriyet

20 Nisan 2011 Çarşamba

Akdeniz Alarm Veriyor

Akdeniz'deki balık türlerinden 40'a yakınının birkaç yıl içerisinde tükenebileceği bildirildi.En büyük tehlikeyle karşı karşıya bulunan türlerin orkinos, levrek, barlam balığı ve esmer orfoz olduğu kaydedildi.

İsviçre merkezli Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN)’nin yürüttüğü çalışmanın sonuçlarına göre, Akdeniz’deki köpek balığı ve vatoz türlerinin hemen hemen yarısı tükenme tehlikesi altında. Türlerin Akdeniz’den kaybolma tehlikesi altında bulunmasının başta gelen nedenleri aşırı avlanma, deniz kirliliği ve balıkların yaşam alanlarının bozulması.

Kaynak: AA

Çernobil Hala Sızdırıyor

Uluslararası Bağışçılar Konferansı, Ukrayna'nın 25 yıl önce büyük bir felakete yol açan Çernobil reaktörünün yeniden yalıtılması için gerekli 740 milyon euroyu toplamak amacıyla başkent Kiev'de başladı.

Konferansı açan Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç yaptığı konuşmada, "Çernobil santralindeki felaket, ardında Ukrayna'nın daha yıllarca birlikte yaşamak zorunda kalacağı derin bir yara bıraktı" diyerek, uluslararası topluma kendilerini bu sorun karşısında yalnız bırakmadığı için müteşekkir olduklarını söyledi. Çernobil'i çevre açısından güvenli bir yer haline getirmek için kazanın meydana geldiği reaktörün çevresine yeni bir tecrit inşaatı yapılması gerektiğini, ayrıca kullanılan nükleer yakıt için de güvenli bir depo inşa edilmesinin zorunlu olduğunun altını çizen Yanukoviç, toplam 1,5 milyar euro tutan inşaat için 740 milyon avronun eksik olduğunu belirtti.

Avrupa Komisyonu Başkan Jose Manuel Barroso, reaktörün çevresinde yeni yalıtım inşaat için 110 milyon euro, toplantıda G-8'i temsilen dönem başkanı Fransa'nın Başbakanı François Fillon da 47 milyon euro ilave katılım sözü verdi. Çernobil'in 4 numaralı reaktörü 26 Nisan 1986'da infilak etmiş, radyasyon bulutları Avrupa'nın büyük kısmını, özellikle Ukrayna, Belarus ve Rusya'yı etkilemişti. Kazanın hemen ardından reaktör şimdi çatlayan bir konstrüksiyon ile kapatılmıştı. Fransız Bouygues ve Vinci şirketlerinin oluşturduğu konsorsiyum yeni bir su geçirmez konstrüksiyon için 2007'de açılan ihaleyi kazanmıştı.

Kaynak: Radikal

17 Nisan 2011 Pazar

Gülbahar: “Türkiye’de bir cins kırımı yaşanıyor”

TESEV tarafından çok sayıda inisiyatif ve platform temsilcisinin yer aldığı “Demokratik Geçiş Dönemlerinde Adalet: Anayasa Yapımı, Yargı Reformu ve Geçmişle Yüzleşme” paneli düzenlendi. Konferansa katılan anayasa çalışmalarını yürüten platform ve inisiyatifler, "Nasıl bir anayasa ve anayasa nasıl yapılmalı" tartışmasına ilişkin görüşlerini dile getirdi.

Oturum başkanlığını Levent Köker’in yaptığı panelde DİSK, YAP, Demokratik Anayasa Hareketi Girişimi ve Anayasa Kadın Girişimi temsilcileri konuşmacı olarak katıldı.

Anayasa Kadın Girişimi adına konuşan Hülya Gülbahar, Anayasa Mahkemesi’nin 10 yıl önce verdiği "Kadın, kocasının soy adını taşımak zorundadır" kararına dikkat çekerek kararın gerekçesinin "Çünkü insan soyu erkek üzerinde sürer" ile açıklandığını belirtti. Gülbahar, "Bu karar dünya hukuk literatürüne yüz karası olarak geçeçek bir karardır" diye konuştu. Yasaya pozitif ayrımcılık ve kadın kotası konulmasını istedikleri ve bu konuda vekillerle tartıştıkları için 3 yıl boyunca yargılandıklarını dile getiren Gülbahar, "Birlikte yasa yapamaz olduk" dedi.

Yüzde 10 seçim barajının kaldırılmasının kadınlar açısından çok önemli bir konu olduğunu dile getiren Gülbahar, “Kadın kotası uygulayan partiler sosyalist ve baraj altında kalan partilerdir" dedi. Gülbahar CHP'nin "Baraj yüzde 7'ye düşsün" önerisinde kadınların mücadelesinin ve lobiciliğin etkisi olduğunu dile getirdi. Gülbahar, "İki kadın arkadaşımız için aramızda para topladık çünkü bağımsızlar için bu miktarlar korkunç artırıldı. Seçim barajının kaldırılmaması nedeniyle 'bu meclisin temsiliyeti tartışmalıdır' diyerek kurucu meclis kurulmasını isteyeceğiz" diye konuştu.

Gülbahar, anayasada çok net bir şekilde 'kadın erkek eşitliği'nin yazılmasını isteyerek, "Kürtler, aleviler ve ötekiler deniliyor. Oysa Kürtlerin de Alevilerin de yarısı kadın" dedi.

Yeni anayasa konusunda "kadınlar ne istiyor"diye bütün alanlara ilişkin sözlerini söyleyeceklerini dile getiren Gülbahar, "İsterse dünyanın bütün anayasalarında olsun biz genel ahlak gibi bir tanımı anayasada kabul etmiyoruz. Dolmabahçe buluşmasına katılanlardan biriyim. Başbakan son derece net ve agresif bir şekilde ‘Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum’ diye konuşabildi” dedi. Kadın ölümlerinin yüzde bin 400 artığına işaret eden Gülbahar, bunun hiç bir ülkede örneğinin olmadığını belirterek, "Türkiye’de bir cins kırımı yaşanıyor. Biz çok kanlı bir eşitlik mücadelesi veriyoruz. Kan dökülüyor. Bu durum Ortaçağ’daki cadı yakma olaylarının bir başka biçimidir" dedi.

Demokratik Anayasa Hareketi Girişimi adına konuşan Ayhan Bilgen, "Toplumsal muhalefet tarafından yapılmayan anayasa demokratik olamaz" derken, Prof. Levent Köker ise, "AKP için daha önce hazırladığımız taslak, 82 anayasasının revize edilmesinden ibaretti” dedi.

Yeni Anayasa Çalışma Platformu adına konuşan Osman Can "Anayasa çalışması toplumdan hareketle başlatılmalıdır" dedi. Can, çalışmaların toplumun yarattığı entelektüeller ve aydınlar üzerinden yürüyebileceğini belirterek, sadece bunların katılımıyla yapılan bir anayasanın ise seçkinci olacağını belirtti. Yüzde 10 seçim barajının bir problem olduğunun kabul edilmesi gerektiğini söyleyen Can, "Parlamento seçimlerine katılmış olan bütün siyasi partilerin aldıkları oy oranlarına göre temsilcilerinin katıldığı bir anayasa komisyonu oluşsun" önerisinde bulundu.

DİSK temsilcisi Necdet Okcan anayasa tartışmasından önce herkesin özgürce tartışabileceği bir demokratikleşmeye ihtiyaç olduğunu ve bunun için yüzde 10 seçim barajı, örgütlenme ve ifade özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması gerektiğine işaret etti ve “Belki barajsız bir seçimden sonra bu anayasa yapılmalıdır" diye konuştu.

Prof. Serap Yazıcı ise anayasa yapmanın önündeki en temel engelin "devlet ideolojisi" olduğunu belirterek, "Bu ideolojinin temel amacı yapay bir ulus yaratmak olmuştur" dedi. Yazıcı anayasanın başlangıcında Türk tanımına toplam 14 kez atıfta bulunarak diğer etnik kimlikleri ötekileştirdiğini anımsattı.

Kaynak: Uçan Süpürge

16 Nisan 2011 Cumartesi

Termik Santrale Geçit Verenler Yargı Önünde

Yalova’da bu kez termik santrale hayır diyen çevreciler değil, kaçak başlanan termik santral inşaatıyla ilgili yıkım işlemini yapmayarak görevi kötüye kullandıkları iddiasıyla ilgili belde belediye başkanı ve belediye meclis üyeleri yargılanıyor.

AKSA Akrilik Kimya AŞ fabrikası içerisinde inşaatı sürmekte olan 645 MW’lik kömür yakıtlı termik santrali, Taşköprü Belediyesi’nin 1000 ve 5000’lik imar planlarına işleyen Taşköprü Belediye Başkanı Şaban Ertan, Fen İşleri Müdürü Serhat Tarık Erdem ve 5 belediye meclis üyesinin yargılanmasına başlandı. Belediye sınırları içinde kaçak başlanan santral inşaatına göz yummak, mühürleme sonrası yıkım işleminin gereğini yerine getirmemek, görevi kötüye kullanmak iddialarından İçişleri Bakanlığı’nca açılan soruşturma sonrasında dava açılması izni verilmişti.

Yalova 2.Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen 2010/1027 dosya nolu davada Taşköprü Belediye Başkanı AKP’li Şaban Ertan’ın yanı sıra Belediye Fen Müdür Vekili S.Tarık Erdem, Belediye Meclis Üyeleri Sezen Bozkurt, Sayim Ünlü, Satılmış Boyun, İdris Yıldız ve Adem Sarpkaya, hakim önüne çıktı. Davaya karşı taraf olarak İl Genel Meclis Üyesi Bahar Doğan katıldı. Kent Konseyi Başkanı Lale Dondurmacıoğlu, Kent Konseyi Kadın Meclisi Başkanı Nurten Anıl ve Kadın Meclisi üyeleri, Yalova'da çevre gönüllüleri ve YAÇEP adına Kemal Bayrı da adliyeye gelerek, Bahar Doğan’a termik santrale geçit verenlere karşı mücadelede destek verdiler. Duruşmaya Taşköprü Belediyesi lehine tanık olarak çağırılan AKSA eski Genel Müdürü ve Akkök İcra Kurulu üyesi Mustafa Yılmaz katılmadı.

Duruşmada yargılanan davalılar, verdikleri ortak ifadede suçlamaları kabul etmediklerini dile getirerek, santral yapımından mühürlemeye kadar haberdar olmadıklarını, Taşköprü Belediyesi’ne mühürleme öncesinde inşaata başlandığına dair ne yazılı ne de sözlü bilgi gelmediğini söylediler. Fen İşleri Müdürü S.Tarık Erdem, yapılan işlemlerle alakası olmadığını dile getirirken, davacı tarafta yer alan İl Genel Meclisi Üyesi Bahar Doğan ise kaçak olan santralle ilgili yıkım yetkisinin Taşköprü Belediyesi’nde olduğunu ve yıkım yapılmadığını, gerekli kontrollerin yapılmadığını, geçerli olan 50 binlik plana uyulmadan imara devam edildiğini söyledi. Taşköprü Belediyesi avukatlarının delillerin incelenmesi için süre talep etmesi üzerine mahkeme heyeti süre vererek davayı 26 Mayıs 2011 Saat 13.55’e erteledi.

Mahkeme sırasında gergin, ancak adliye çıkışında çok neşeli görünen Taşköprü Belediye Başkanı Şaban Ertan, basın mensuplarına, “Çekin, çekin, burada da fotoğrafımız olsun. Başbakan da buralardan geçmişti ama sonunda nerelere geldi. Şimdi bizim de yolumuz buradan geçiyor, bakalım ne olacak?” dedi. Ertan, makam aracıyla adliye binasından ayrılırken, yargılanan diğer isimler ise herhangi bir açıklama yapmadan toplu şekilde binadan ayrıldı.

Kaynak: Evrensel

Yüzde 9 Büyüyen Türkiye, OECD'nin Utanç Tablosunda

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) ‘Bir bakışta toplum’ raporunda en yüksek gelir eşitsizliğine sahip ülkeler Şili, Meksika ve Türkiye olarak sıralandı.Rapora göre Türkiye, işsizlik ve yoksullukta ilk sıralarda geliyor. Çocuk eğitimine en az parayı Türkiye harcıyor, kadınların doğurganlık oranında en yüksek ülkelerden biri olan Türkiye’deki ortalama ömür de tüm OECD ülkelerinden daha kısa. Bebek ölümlerinde ise facia yaşanıyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın genel seçimler elindeki en büyük kozu olarak gösterilen büyüme rakamları OECD’nin raporuna yansımadı. Türkiye yoksullukta üçüncü: OECD bölgesinde ortalama yoksul nüfus oranı yüzde 11.1, Türkiye’de yüzde 17, ABD’de yüzde 17.3, Meksika’da yüzde 21. Çek Cumhuriyeti yüzde 5.4 ile en iyi durumda.

EN DÜŞÜK İSTİHDAM ORANI

Rapora göre Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük istihdam oranına sahip ülke konumunda bulunuyor.

İstihdam düşük: OECD’de 2009 itibarıyla istihdam oranı ortalama yüzde 66.1 iken bu oran Türkiye’de yüzde 44.3 ile en düşük düzeyde. Bu, her yüz kişiden 44’ü çalışıyor veya iş arıyor, diğer 66’sı onlardan geçiniyor anlamına geliyor. Türkiye’ye en yakın ülke yüzde 55.4 ile Macaristan. En yüksek oran ise yüzde 79.2 ile İsviçre’ye ait.

Türkiye, 2009’da yüzde 14.3 işsizlik oranı ile yüzde 18.1’lik İspanya’dan birazcık daha iyi gözüküyor. OECD üyesi Güney Kore’de bu oranın yüzde 3.2, Hollanda’da yüzde 3.9 olması, Türkiye’nin durumunu daha net ortaya koyuyor.

Türkiye’nin 2007’de zorunlu eğitim için çocuk başına yıllık eğitim harcaması 1246 dolar. OECD ortalaması 8 bin 70 dolar iken Lüksemburg 16 bin 632 dolarla başı çekiyor.

Türkiye’de binde 17 olan bebek ölümü oranı (2008) binde 4.6 olan OECD ortalamasının üç katından fazla ve tüm OECD ülkeleri arasında bir numarada. Bu oran Lüksemburg’da binde 1.8.

1983 ve 2008 yılları arasında ortalama yaşam süresini en fazla arttıran ülke olan Türkiye’de 73.6 olan ortalama yaşam süresi, tüm OECD bölgesinde en alt sırada. Japonya 82.7 yıl ortalaması ile OECD bölgesinde ilk sırada geliyor. (İSTANBUL)

115 BİN YENİ İŞSİZ

İŞSİZLİK oranı 2011 yılı Ocak ayında geçen yılın aynı dönemine göre 2.6 puan gerilerken, bir önceki aya göre 0.5 puan artarak yüzde 11.9 düzeyinde gerçekleşti. Türkiye genelinde işsiz sayısı Ocak ayında bir yıl öncesine göre 547 bin kişi azalışla 3 milyon 44 bin kişiye inerken, bir önceki aya göre işsiz sayısında 115 bin kişilik artış yaşandı. Böylece 8 aydır 3 milyonun altında seyreden işsiz sayısı, Ocak ayı itibariyle tekrar 3 milyonun üzerine çıkmış oldu.

Son 8 aydır 3 milyonun altında seyreden işsiz sayısı, Ocak 2011 itibariyle yeniden 3 milyonun üzerine çıkmış oldu. İşsiz ordusunun yüzde 12.1’ini oluşturan 369 bin kişi Ocak’ta işsiz kaldı.

Ocak 2011 döneminde istihdam edilenlerin yüzde 24’ünün tarım, yüzde 20.7’sinin sanayi, yüzde 5.8’inin inşaat, yüzde 49.4’ünün ise hizmetler sektöründe olduğu belirlendi. 2010 yılının aynı dönemi ile karşılaştırıldığında, tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payının 0.2 puan, sanayi sektörünün payının 0.5 puan, inşaat sektörünün payının 0.3 puan arttığı, buna karşılık hizmetler sektörünün payının 1.1 puan azaldığı görüldü.

GERÇEK İŞSİZ SAYISI 5 MİLYON 352 BİN KİŞİ

Bilindiği üzere TÜİK, aralarında iş bulma umudu olmayanların da yer aldığı işsizlik oranına iş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar ile mevsimlik çalıştığı için işsiz durumda bulunanları dahil etmeksizin işsizlik oranını belirliyor. Bu hesapla TÜİK, Ocak döneminde işsiz sayısını 3 milyon 44 bin kişi olarak açıkladı. Ancak bu rakamlara, aralarında iş bulma umudu olmayanların da yer aldığı işsizlik oranına iş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar ile mevsimlik çalıştığı için işsiz durumda bulunanlar da eklenince, gerçek işsiz sayısının 5 milyon 352 bini bulduğu belirlendi.

Kaynak: Evrensel